12 Ocak 2022 Çarşamba

Ölümü Bozan Anahtarlar

 


 

Odamın kapısını kilitleyerek daha ne kadar sıkabilirim alt dişlerimi? Bu sorunun birden fazla cevabı olabilir, ki olmalı. Kişiden kişiye, izafi. Ancak bu soruya nasıl cevap verileceğinden ziyade, niçin sorulduğu önem arz ediyor şimdilik; çünkü öylesine sorulmadığı bir gerçek, öncelikle bunda anlaşalım istiyorum. Bilmem kaçıncı maddenin yan anlamına göre yeni baştan konuşabiliriz muğlaklığımızı. Tarihten ders almak fıtratımıza ters nihayetinde. İnsanız ve insan olmanın mahcubiyeti var üzerimizde. Kanımızın damarlarımızda boşuna hoplamasını başka neyle izah edebilirdik yoksa. Ben yaptım. Ben yemin ettim. Geçmişi değiştirebilir miyim? Gelecek şuan beni pek ilgilendirmiyor desem de gelecek gelecektir. Dedim. Dediğim dediktir. Ölüm kadar kesin bu. Şöyle bir duvar görsem de yaslanıp düşünsem üzerinde bu yargının iflahını, uzun uzun. Geciktim fakat, söylenmesi gereken sözlere.

Anahtar kapıda ve kilitli.

Yola devam edelim, madem yola çıktık. Islık çalarak. Sırtımız kuşkunun göz hizasında, duvarı bulana dek. Sonrası gelecek ve bu da bizi aşıyor. Ben demeliyim belki de burada. Buradan başlamalıyım ya da sözlerime. Demek istediğim, geçmiş yazdıklarımın içinde. Elimin tersiyle ters köşe de edebilirim kahrımı. Korkmadığımızın altını betimleyerek kalın çizgilerle hem de. Sebebi olmalı bunların. Geçen pazar, amcamın hiç görmediğim oğlu bir trafik kazasında öldüğü haberi gelince, ölümün evimizin yakınına kadar yaklaştığı hissine kapıldım elimde olmadan. Kapı kilitliydi ya kulaklarım çarpıldı. Kapıların kilitli olması istemediğimiz ağrıları hissetmeyeceğimiz anlamına mı geliyor? Ölümün insanın şah damarından bile daha yakın olduğu hakikatini görünür bir noktaya asalım: Döngü. Kısır. Ölüm karşısındaki mahcubiyetimi bir kez daha öğrenmiş oldum bu ağrı vesilesiyle. Ağzımı o meşhur iki kelimelik yargıdan arındıramadım. Ne yazık ki böyle durumlarda kelimelerin kifayetsiz kaldığı, -metin olmak dahildir buna- derinliğini kaybettiğini her defasında hayat öğretiyor büyük bir hayranlıkla. Biz mahlukatlara, eşref olmak şöyle dursun. Bu da ölümün biz yaşadığını sananlara en büyük intikamı olsa gerek. Bu yazdıklarımı okumadan zarfı açmamalıyım belki de.

Oku.

Bir pazar sabahıydı ve ben bir kez daha ölümün ayak seslerini işitiyordum. Zaman zaman karanlık sözlere maruz kalan damarlarım, neden bir türlü uslanmıyordu. Eksik giden bu vaziyeti daha ne kadar iteleyecektim öteye. Kendimi bilmenin zaafına kapıldım da benim haberim mi yoktu bundan.

Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin. Mi?

Kapat zarfı ve damgala.

Niyetim sizlere bilmediğiniz bir ölümün anahtarını vermek değil elbette. Kaderin karşı konulmaz gücünden dem vurmaya da vaktimiz yok. Varız biz, kim olduğumuzun ne önemi var.  O halde bu otobandaki nümayiş niye?

Camın arka tarafında uykuyu bölen davul. Davulcunun geceye olan inadı. Sokaktaki böceklerin bıyıkları. Pidelerin geleneksel kokusu. Ramazan ayının gelişi, beni tedirgin eder her daim. Ne yapacağımı bilememenin endişesi beni zorlasa da kapıların gıcırdamalarına katlanabilme cüreti göstebiliriyorum. Sonra gelir, biter. Bayram telaşı başlar bu defa. Nerede o eski bayramlar, deyişi cama vurur. Cam açılmıyordur artık eskisi kadar. Eskici.cii.ci. Odada saklı eskiler. Sepya fotoğraflar. Tülbentler. Tahta taraklar ve şeyler. Aslında değişen bir şeyler olmuştur. Ama değişen dönüştüğü şeye ne kadar yabancı?

Şey.

‘’Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan’’ derken bile kulağım kapıya kesiliyor çoğu defa. Gelenler kimler? İçimizden birileri olsa da emin değiliz. Bilmekten bu kadar kuşkuluysak bırakalım kalbimiz kendini ikna etmeye çalışsın. Zırvalıkların arasında terennüm etmeye ne hacet. Kapıların neden sürekli kilitli oldukları meselesine gelelim biz. Anahtarın ne zaman icat edildiği elbette önemli; neden kilitlendiği ise vahim Elbette içimizden olan birilerinden bazı kusurları saklamak veya o birilerinden o kusurları örtmek içindir tüm çabamız. Fakat biz ne kadar istemesek de, sakladıklarımız açığa çıkıyor, seriliyor sofraya. Alıştık nihayetinde bu odacığın köşesine. Hatta artık kilitlemek yetmiyor, kapıda birilerini bırakmak elzem, ancak o zaman kendimizi murdar hissetmeyiz. Ne saçma. Ne budalaca.

Peki kapıları kilitleyerek daha ne kadar kullanabiliriz anahtarları. Bu bizi güvende hissettse de kafamızı bulandıracak kadar değil. Bunlar dışımızdaki kilitlenmesi meşhur olan detaylar, ya içimizdeki kapılara ne yapacağız? Kulaklarımızı kapayarak sesi kısılan çocuklar ve sokakların çığlıkları. Tahta merdivenlerden dama çıkmak, kuşların damdan düşüşünü izlemek... Öldürmenin bir kuralı olmamalı. Öldürmek her zaman zaaf meselesidir ve son verilmeli buna. İlk aklıma resmi anlaşmalar ve haram aylar geliyor hemen. Söylediklerimin tarihteki yeri nedir ve ben diyemiyorum; ama tiksindirici. Tarihi yargılamak da istemem.

Tarih nedir?

Tarih yerin dibinde can çekişmekle meşgul bir ceset. Ektikleri önünde, yemedikleri sofrada. Ders almaksa hiç dert değil. Geçmişi yad ederek feryat figan yapmanın bize faydası da manik depresif zirvesi zira. Tahrik eder. Her defasında dışa doğru akar ve devam eder kısırdöngü. Edilen tövbelerin puta dönüşmesi gibi diş çürüğü.


6 Haziran 2017 Salı

Çığlıklar Fısıldar*




Damarlarım korkumun sıkışmasına engel oluyor. Ellerim sımsıkı, her an bir duvara vuracakmışım gibi zonkluyor beynim. İçimde küflü bazı şeylerin ağırlığı çöküyor ve ben çok rahatsızım.

Evde kimseler yok. Odanın kapısı kilitli. Üst kattakilerin ayak sesleri huzurumu kaçırıyorlar defaatle. Köpekler havlıyor. Kargalar ağaçların dallarında. Ama umursamıyorum hiçbirini. Geçeceğinden değil, gözlerim Maria’nın bakışlarına değiyor. Duvarda kocaman bir saat: 10.05. Güneşin ışıkları duvardan sızıyor. Karin’in suratı her zamankinden biraz daha gergin ve kalın. Anna’nın göğüsleri baş ağrımı dindiriyor dikizlerken aynadan. Maria, yüzünün sert çizgilerini makyajla örtmekten çekinmiyor. Doktorun ağzından alıyorum lafları ansızın. Doktor bazı haklılar gibi ukala. Maria üzgün ve Karin daha da kızgın. Doktora âşık bakıyor Maria. Bir şeyler rahatsız ettiği kesin içimin kenarlarını. Pencere aralık ve bu aralıktan rüzgâr vuruyor ayak parmaklarıma. Dikkatim dağılıyor defaten. Ölümden korkmamam gerektiğini anlıyorum sonra. Korku iliklerime kadar işlemiş durumda. Fakat söylediklerim beni yarına kadar götüremeyecek kadar bulanık. Kendimi köşeye sıkıştırıyorum. Tehditler savuruyorum. Ağzımdan kaçmıyor men edilmiş kelimeler. Dilim ele vermiyor günahlarımı. Dizginliyorum sinir uçlarımı. Herkesin bilmesini isteyecek kadar ölüm yaklaşmamış bedenime henüz. Sakladıklarımın ne kadarı sahici onu tartıyorum beynimde. Kendimi gülmemeye çabalıyorum. Gözlerim kayıyor saate yine. Epey geç olmuş ve karanlık.



Ingmar Bergman sen ne güzel bir insansın öyle: 'Cries and Whispers.' Resimler,  saatin tik taklarına eşlik edercesine huzursuz edici. Karanlık camdan bakınca da karanlık. Hep karanlık. Annem kızkardeşlerime bir şeyler fısıldıyor. Anna sen neden bu kadar şefkatlisin peki? Anne olmak yeterli değil bunun için Anna. Soru sormak istiyorum. Annemin sesi bölüyor Anna’yı. Aramızda sırlar. Kapı vuruluyor. Agnes acı çekiyor hâlâ. Şefkat diliyor kardeşlerinden ama korku engelliyor ruhlarını. İmdadına Anna yetişiyor bu defa da. Anna’ya bakınca annemi görüyorum. Ablamın çığlıklarına benziyor Agnes’in çığlıkları. Acılarının benzerliğinden dem vuruyor olmam eksik bildiğim bazı şeylerin varlığından bihaber olduğuna mı işaret, tereddütteyim. Çığlıkların hangi dili konuştuğu kimin umurunda. Fısıltıya uyanıyor ağrılar. Dışarısı bizden habersiz. Acı düştüğü yere acı verir.

Gece yarısı ve ben tek başımayım.

Karin kapıda. Anna odanın içinde. Annem bana sesleniyor, kısık sesle. Kızkardeşlerim birilerini çekiştiriyorlar masum kelimelerle. Yüzlerinde saklayamadıkları müzmin yorgunluk mutsuzluğa dönüşüyor. Yeterince tanıyor muyuz birbirimizi? Bunca zaman niçin gözlerimizin içine bakamadık. İç dünyalarımızın kaçta kaçı kardeş. Bu oran kanımızı donduracak kadar heybetli mi? Kanımızın kırmızı olması dışında ne kadarı bize ait? Karin soyunuyor. Anna’nın ellerine ihtiyacı var.


Annem kapıyı kilitliyor. Yabancıların içeriye sızmasına gönlü el vermiyor. Annem’in ablama söylediği sözler geliyor aklıma. Ben ölürsem odanın duvarları dağılacak. Anne, cennet ayaklarının altında, bizi düşünmeyi bırakmalısın, diyemiyorum. Duvarlardan kastı sizden gizlediğim bir şey elbette. Agnes’in çığlıkları beni tedirgin ediyor artık. Maria kurnaz bakışlarla Karin’i dikizliyor. Odanın duvarları kırmızı. Beyaz elbiseler dolanıyor etrafta. Berrak fikirler çağrıştırıyor beyaz. Hiç masum değiliz, bunu biliyoruz. Evin duvarlarından damla damla kasvet dökülüyor. Suratları kırgın kızkardeşlerin. Anna’nın yüzündeki hüzün çürümüş bir vaziyette hazır bekliyor. Masumiyet çizgilerini yitirmemişçesine süzüyor göz kenarlarını Agnes’in. Anna’nın şefkatine ihtiyacı var. Benim annemin ellerine. Karin ile Maria miras bölüşme peşinde. Anna’nın yoluna bakması gerektiğine karar veriyorlar. Anna’nın hakkı var Agnes üzerinde. Öyle bırakamayız diyorlar. On iki yılın emeğini birkaç ucuz lafla geçiştiriyorlar. On iki havarinin Hz İsa’nın üzerinde hakkı olduğu gibi. Yehuda dahil. Yehuda vicdan azabından intihar ediyor. Son bulmalı her şey. Son yemek. Son ihanet. Son peygamber gelmeli. Son buluyor ihanet, derken sırtından vuruluyor peygamber.  

Aramızda cam bir perde. Berrak. Ellerimi uzatsam, Maria’nın yüzüne değecek. Zaman geçtikçe filmin sonuna yaklaşıyorum. Çığlıklar yerini vicdansızlığa terk etmiş ve asıl gerçekler ifşa olmuş durumda. Odadan çıkmamalıyım. Çıkarsam ele verebilirim çirkinliğimi. Maria ve Karin salonda karşılaşıyorlar. Aslında bu bir veda. Son bir veda yemeği sonrası. Son ihanet bu kapının önünde gerçekleşiyor. Maria dün akşam Karin’e söylediği lafları unutmuşçasına alaylı bir bakışla cevap veriyor. Karin’in suratını geçici ele geçiren o sükunet tekrar kalın hatlara bırakıyor. İntikam ve kıskançlık aynı vagonda yolunu bulmuş ilerliyor. Agnes’in günlüğü Anna’nın elinde. Kelimeler akıyor ağzından. Bahçeye sürüklüyor bizi günlük. Maria ve Karin’in geldiği o ilk güne. Beyazlar ve yeşiller. Agnes’in yüzünde huzur miskalleri. Suratım gergin. Fısıltılar geliyor aralıktan.


Anemler uyumuş olmalı. Sessizlik. Dışarıda yağmur. Çığlıklar duyulsun diye annemin kulağına fısıldıyorum ama Agnes’in çığlıkları geceyi deliyor:


‘’Saat pazartesi sabahı erken ve ben acı çekiyorum ’’ 


2 Şubat 2017 Perşembe

Müstehcen Muska




Kudurmuş bir şehrin bacak arasından dikizliyorum tramvayları
bir yerlere kaçabilme olasılığı sakıncalı
balmumu ıslaklıklığı kadar tehlike saçıyorum
suç mahalinden kirli olarak çıkarıyorum parmak kirlerimi
kimseyi kınamadan
boynuzları çatlayan bir geyiğin suratında kan lekelerini çalarak
kan bürümüş gözlerimi suçtan tımarlıyorum
akdeniz’in kırışmış yağ bezleri durduruyor aşk kokan damarlarımı
derken göğüs göğüse çarpışıyoruz arenada
aşk ki
ne aşk


dervişin dili medusa’nın saçlarından uzun
hayret edersem kin bulaşır dilime
aynayı göstermekten vazgeçmelisin
vazgeçersem terasa dişleri düşer fillerin
yanlıştan alıkoyan dokunuşlarının akıbeti beni ürkütüyor
koynumda beni öpmeyi denemelisin
kan dursun öncelikle
şahsi sürtüşme
damarlarım huyundan vazgeçer
elini çek kınımdan


eksik bir ayrılık bu zıvanadan çıkan
sevişmeliyiz gün doğumunu sırtımıza alarak
o sen değilsin
benden ötesi
müstakil bir ev telaşı
hepsinden uzağız
çatallaşmaz sesimiz
sen diyemiyorum çünkü ağzım ekşiyor
ateş hattında bileklerim kan topluyor
beynimde yüksek rakımlı tokalaşmalar
birleşerek rahminde uzanabilir göğsüne
içine al beni
ağaçtan düşen elma kırmızı nasılsa
tut ama ısırmayı aklından geçirme
gözlerin akdeniz
öpersem çoğalır savaşlar
mesafeyi dinç tutuyorum
elma
çık
çıkarsan
çık


ortaçağ lanetine taş çıkarma sinsiliği benimki
kapılar çok aldatmanın ağrısıyla mideme çullanıyor
burnumdan kıl aldırmıyorum
hoyratça hapşırıyorum alt dudağını ezerken
yürüdükçe yarıklarından öpüyorum ağzının


alo
savaşları kim bağladı
devrilen seneler değil
etnik paslaşmalar
kırıklarımdan hiçbir kadının saçı geçmez
suyun rütbesi menfi
yüzün dağınık bir cephane şevheti
baktıkça düşmana kasılıyor gözlerim
hizaya geliş metaforunun saklanma hissiyatı vuku buluyor
göğüs çatalından akıntıya kapılmanın müzminliği
ateşin düştüğü yer annemin rahmine yakın
üzerine alınma
perdeyi çek  
içine çek
çek
sevgilimin perde arkasından nasıl kırıştırıldığını
kırılan camları ezerek dikizliyorum
as
asarsan
as



10 Ocak 2017 Salı

Mia’nın Şehir Replikleri



Parmaklarımın şuursuzlukları dilime yenik düşüyor Mia. Siyah-beyaz filmler çarpıyor gözlerimin çizgilerine. Sonra Marlon Brando, Tuncel Kurtiz ve biraz yerli Şener Şen; ya da saklambaç ve babamın annemi aldattığı gençlik fotoğrafları... Bunları anlatarak ne geçecek elime Mia? Sorular sorunca kendimi uykumun terasında buluyorum. Fakat gene de uçurumlar uykudan daha tahrik edici geldiğinden uykumu bölüyorum. Can sıkıntımı yatıştırıyorum başımı serçe parmağımla kaşıyarak. Cebime atarken elimi buruşmuş bir enkaza çarpıyor tırnaklarım bu defa. Gözlerim camdaki perdeye saldırıyor.

 Dört mevsimin şımarıklığı korkularımı sınıyor. Adını sayıkladığımı nereden bileceksin Mia? Tam da bunu dediğim için senin ağzından kıvrak replikler fışkırıyor Paris’e doğru. Sakarlık bu kadar mı yakışır bir kadına diyorum, kar düşüyor penceremin dibine. Sebastian yaklaşıyor dudaklarına; ama ışıklar rengini yitiriyor. Kalabalığın çatallaşmış gerginliği elbiselerine değiyor. Ellerim dokunmak istediğim yerde olsa da kaşıntım ele veriyor ayaklarımı. İçimde düne dair biriktirdiklerimin ıslak yanlarını palas pandıras aktarmanın trajikomikliği suratımı ekşitiyor Mia. Anlatmayı hedeflediğim şeyler ile anlattıklarım birbiriyle çelişiyor ama neden? Göğe bakıyorum ve daha da hassaslaşıyorum. Şehre mermiler yağıyor Mia. Gözlerin köpek dişlerimin gıcırdamasına sebep oluyor. Çekilme hissi basıyor beni. Karanlıktan kaçan kadınların yüzlerini örtüyorum ellerinle.


Tanışmıyoruz Mia:




Babamın korku dolu adımlarını yıllar geçmesine rağmen hâlâ suratımda hissedebildiğime göre sakın babamın şımarıklığından dem vurma. Baba ile korku ve oğul. Ama sen değilsin Mia. Üç sayının aile şerefi... Bilemezsin. Sadece anlamsal değil, derinlik bakımından da farklıdırlar. Kavramlar bazen çok şeydir; ama herşey bazı şeyler bazen ayrı yazılmamalı değildir kesinlikle. Bunları izah ettikten sonra bir kediye koşup içimi döktüğümü söylemeyeceğim. Sırf birileri mutlu olacak diye kulaklarımı delmek istiyorum, ama suratım geriliyor.


İsmet Özel’in dizeleri işime yaramadığından damarlarım büzülüyor Mia. Beni ihbar etmeyi unutma. Karlı bir gecenin beni nerelere götüreceğini de. Sen hiç unutma Mia. Hatırla. Artık gözlerim fal taşı gibi açılmıyor. Geçmiş enkaz altında kalmış durumda. Filme. geç kalıyorum. Tramvay yolunu şaşırıyor. Kaldırımın karla kaplanmasını başka neyle izah edebilirdim yoksa? Aşklarım, terk ettiklerim, saçlarım, repliklerim; yalnızlar, rıhtımlar, düşlediklerim, umutlarım. Sonra Mia’nın sureti beliriyor aynada ve komşular bir kez daha perdeden bakıyor yüzüme.


 Oysa meselenin aslı bu değildi Sebastian!








1 Ekim 2016 Cumartesi

itiraf




unutursam yüzünü ört
ellerini unut koynumda
gözlerin
kararmış taşların sırtında
tonlarca merdiven basamağına delil

çekersen saçını kınından
düşer şehirler
rahmini ben seçmedim
eylülde kırılan kabuğumun
derinlik desen
içime dal
hangi suya baksam
akdeniz oluyorum

üzerimdeki çıplaklığı kaldır
Tanrı değilsin
yüzünü göster bana



8 Mayıs 2016 Pazar

kalû belâ



sırtını deştiğim kelimeler
şıp çıkıverdi  ağzımdan
fıtratım  buna müsait
koyun koyuna uyuyabilirim 
uysallığım seni hayrete düşürmesin
sükûtla halleşemeyecek kadar bezginim
başka meseleler hurra
vicdan desen hangi vicdan
dilimde tüyler bitiyor
bir şeyler uğulduyor damarlarımda
hangi damar kulak kesiliyor kanıma
bir sırrı varsa bu dairenin deyiver hele
neden dinmiyor  bu uğultu
çirkinliğimin  hor görülme biçimi ürkütmesin dilini
yalnızca öp
 nasıl cüret edebiliyor ağzım
onu  izah et 
sana bağlılığın  kaç bucak olduğunu göster 


teğet geçelim bu sözleri veyahut
boşuna bağırma
ma ma ma
adımdan başka tüm huylarım köreldi
kahrolduğumu sanma
takva gücümü akupunkturlarına yeğ tutmam kaz kafalıların
ne münâsebet
sûretine aldanıp nazar etmek şirk 
se
kapat gözlerimi
ve de sor
hangi aşkın mücahidisin
bilmek istiyorum kahhar cüssemle
kaf kaf kaf

gülme
gözümü örtme
çabuk kaçır tırnaklarımı kınlarından
kıblem değişmez duvarların ardında
zira bahane ediyor köpek havlamalarını
melez devşirme kadınlar
mezhebimce  sokulmak haram mayalı suların
fakat karganın gaklamasını hayra yoramam
şükür ki sıhhatim yerinde
fi mazimi anarak kırıklarımı bezdirdim
her daim 
bağdaş kurarak tanrıya el açan da bendim
beni bağışla
beni bağışla 
bağla ellerimi
ey aşkın murdar gölgesi
hadi müsaade eyle
fırsat ver anayım çocuk deyişini sevgilimin
aşktan men etsin cesedimi


28 Şubat 2016 Pazar

Terastaki immortalis kedisinin gece tevatürü




Göğsüme sığınmış hurafelerin soğukluğu
nabzını körüklüyor müzmin çirkinliğimin
kaybetmemin sebebi hangi maideyle izah edilebilir
fıtratım buna alışkınsa eğer
saçlarımın gölgesini tarama zahmetinden alı koyma
arzularım kan kusturmaktan dem vurur
alış kahreden yanınla
nasibime düşeniyle yetinmiyorum
ve bu tuhaflık hazza erişiyor böğrümde


Akıntıda unuttuğum şehvet şuursuzluğu  
manidar buluyor nefesten bir harfin eksilmesini
acelem var 
çünkü hayretim alelâde 
dönüştü döndü fakat acayip
kabul edilmesi güç bulanık mesafelere tutunmak ne çare
tuhaf birleşmelerin tanıklığını biliyorum
bu yüzden belliyorum toprağa çakılan zifti


Terasın gönlü açık
hay hay 
kırılan aynaların kuşkularını dilimle vehimleyerek söbeledim
bünyemdeki kin ihtimali buruşturmaya ikna sancılarında 
kızarıklığı beyaza dönüşürken suratımın: natür
mort
kulak hizamda bir kıpırtı 
hışt ve kış ya da kuşlar
benzer iki tevatür zırvalığı
bedeli örselenmiş günahlarıma adanmış bağıl uçuklar
azalan başka şeyler varsa
un ufak ederek bana bırak heybeni
duyduğum sadakatten ölüme düşen pay çoğalır nasılsa
gerisi ibretlik fakat
elimden gelenin fazlalık derecesi kadar noksanlığımla eşdeğer
dahası
beni ellerimden koklayarak işaretle
bu itiraf bütün çapraz ilişkilerini diriltecek cinsinden


Sorularımın elbette iğneliğici yanı ağır gelecek ağzına
ikimiz yasaklarımızdan büyük lafları sakınarak gizlendik 
misal adını bağışla  
bahanesi ırgalamaz hazzımı
yolları kalın şehirlerin kıskançlık evhamı
başka bahaneler bulma lüksümüz tedirgin
kedi diyelim 
susalım terasta



14 Şubat 2016 Pazar

Benove aksak karınca




Sağır bir kadının gülüşü kadar 
kasvetli ellerim
ağlamak yalnızca karanlığa bahşedilmedi
gözümün tokluğu buna işaret ediyor
artık kaçmalıyım


Peşimdeler
boğazımı kamçılayan bir sessizlik uğulduyor
kahkahalarım fırlıyor gırtlağımdan
nasıl bir çelişki
dışarısı gümbür gümbür 
ve denize düşen kuşların çıplak ayakları
Haliç

     İstiklal 

           Galata

üç devşirme
ve kızıl yeniçeriler 
başları açık köylüler
yüzleri kentli
bizse sevişiyoruz altında  köprünün
köprünün bir ayağı  aksak
aldıran kim timur lenk’i



3 Şubat 2016 Çarşamba

filler ve angutlar




Karanlık bir avlu fiyaskosu
kendimi hunharca yarabilirim dikizlerken dişi kalabalıkları 
haddinden fazla büyükse ellerim daha da deşebilirim 
parmaklarım daha uzun kulaklarımdan çünkü
ama dev değilim  cüssem kalın 
bu nasıl bir hor görme biçimi izah edemiyorum
veyahut filler ölür
ben sıyrılırım ölümden


evvel saman içinde  hep oysa
ne yuvarlak bir masa ne aşağılık bir çay bardağı
kırmızı başlığım yok başım sağ 
sağ olan hiçlik veryansını
sevgilim sevgilim her daim sevgilim
küstahlık kabul etmez tanrı sen bağışla sevişimi
dedim ya nasıl mahcubum eğik hatlarına
apayrı benzetişler bunlar
nehirleri yağmurdan korusam başka üzülür filler
bağırsam kuduracak duvarlar
bağırırsam çarşı karışır
bağırmasam ağzım hapşırır 


sakın suretime alınıp kahrolayım deme 
tırnakların kadar keskin gözleri fillerin
ürkütme ama tarazla
ha gayret  
terk edilince yalnızca  angutlar ölür 








temmuz-ağustos 2015


8 Aralık 2015 Salı

Bordo Elbiseli Bir Kadının Gece Dağınıklığı






saçlarının bulanık yanlarını araklayarak
yüzümü hırpalıyorum 
sular kalabalık ve kaba 
gözlerim alışık ve kaşlarım asık
ve de bil 
yürüdükçe  acayip bir gevşeme alıyor damarlarım
kahrımdan ölebilirim ama ölüm
boğazımdan fışkırmayı lanet sanıyor
sakın gölgeme bakıp aldandığımı sanma
sarhoş ağzınla beddua bağışlayan sensin ruhuna
eğil bağışlanmayı becer dilinin dikenlerini budayarak



velev ki şuursuz bir kaderim var kederden yana
bunu bildiğini ispatlayacak kadar şuursuz dilimin uç kısmı
kısırlaşan suların renksizliğine aldırış eden kim 
benim ben
gecenin tansiyonunu ölçerek kısmetimden arınıyorum
yüksek rakımlı ateşim
göz ardına meyilli bencilliğim
neyim varsa önüne serdim salyangozların
tuz ruhundan bu yüzden sakınıyorum peygamber torunlarını
cevabımın hadsizliği damarlarımın boyuna rastlaşmayacak kadar kibirli
çırpınışın beyhude 
aziz bir beden göster bana 
çirkinliğimi aldırabilecek annemin rahminden



gel gelelim senin  sırrın ucube
yalnızca ikimiz
sefiliz rıhtımında galata’nın
çoktan az 
azdan çok sinirliyim suya dolanan misine iplerine
raksla cebelleşiyor kulağıma aşina melodiler
bir şehir var iğfal edilmiş gözlerinde
ihanetime eşlik eden 
büyük lafsa aldır tırnaklarını 
ama irkilme 
karşımda kubbelerden fışkıran minareler
sıcak ışıkları duvara  dönüşüyor 
aramızda gevrek merdivenler
tahriş ederek yoruyor cildini kâğıtların
boğazına sardığın şalın eğriliğini hesaba katsam
köprüler hasedinden şaşı kalır
ve boynumu kalın sesimle dizginlemeyi bilebilseydim
ansızın gevelerdi  ağzım terbiyesiz
dünün rastlantılarını eşeleyerek biledim artık son
gençtim çünkü
 bilhassa çatlaklarını üç kere öperek ağzının
 hayasızca başına koymayı nimet sandım



kamburunu bir düzlüğe terk edene kadardı her kabahatim
apansız dönüştü balıkçıların azlığıyla köpükler
vaktiydi 
köşeye çeken o gölgenin 
kadehte balık ne gezer
yamuk çizgilerin sırrı dölüne eşdeğer 
arafta kalmak sebat etmekten daha şatafatlı evet
ama henüz niyetli değilim eyyamcılığa
varlığına düşkün  kibirli bir duruşum var 
sök sökebilirsen eteklerinden sebat edişimi



kasım 2015






2 Aralık 2015 Çarşamba

Bozacının filleri





İştihamı kabartmıyor çekiç sesleri
tenekelerin tıngırtısı
süpürgesi çöpçülerin ve pas pas
kaldırımda bozacı hapşırıyor topal
birkaç leblebi ağzımda çiğnenmiş
 made in çorum
fillerin dişleri gümüşten
altı mikroptan  çukur
çocuğun elinde yerli bıyıklı bir adam
adamın eli bir şeyler tutmaya müsait
bir kadın ve ya bir velet
paslaşmalar göz kamaştırıyor
çivi çiviyi söker  duvardan
ama duvar nemli
bozacı yaklaşıyor ve açıyor avuçlarını
Allah versin
Allah versin

Allah verdi belasını
sırtımı kaşıyorum şemsiye benim
amelenin boynunda tuhaf bir bez
terle karışık bir ıslaklık
balkanlar artık caka satmıyor bulutlara
nasıl da sıkıyor yumruğunu kömürcüler
geçti bunlar diyorum eskidendi nalbantçılık
bozacı sırıtıyor
dişleri neden bu kadar beyaz fillerin bozacı
dilime varmıyor sormak
sırıtınca gözleri önüne düşüyor
tren gitti gidecek  
kelimeler boğazımda sıkışsa n’olur
bir şairin ipi çekiliyor vagonda
şair piç
bozacı donsuz
tutarsam ele verilecek kolundan
bozacı cellat
tırnaklarım uzun alaşağı edebilirim

bir yolu var elbet cesethaneye ulaşmanın
aramızda metinsel yolculuklar
mesafelerin kenar uzunlukları törpüleniyor
görücüye çıkarsam babamın burnu uzar
memeleri görünür annemin
itiraf edersem camlar buğulanır
kapılar kırılır nemli yerlerinden
pencereye uğramaz cadılar bir daha
elmada yarım ısırık izi
dişlerin arası milenyum
geç artık
şirk koşmak derler buna bozacı
gevrek yöresel bir ağız kandıramazsın filleri

gücümü sınamak kimin haddine
yaklaşarak bileklerimi mühürledim yamacına
e düştü yerinden
a diye sormak neymiş
yalanlar ve mesafeler
limondan arınmış ıhlamur kurusu
kıskıvrak yakalanmışçasına büzülüyor ağzımda
yan yana gelişimizi tehdit etmek  neyin nesi
bir şeyler biliyorsun bozacı fakat ne
 o bir şeyler sahiciliğini
sahiden kimdi bunlar
ve





Ekim-kasım  2015


30 Ekim 2015 Cuma

Son Elma





Toprağından koparılmış cansız bir kök parçası gibi hissediyordum kendimi. Oysa masum kalabilmek, şımarılmış bir teferruattan başka hiçbir şey değildi benim için. Biliyordum. Kendimden büyük laflar ediyordum; ama haklıydım gene de. Herkesten daha fazla hem de. Buna rağmen bu düşünce zıplayışları huysuzlaştırıyordu bedenimi. Birden bağırmak istedim; bunun beni  hafifletebileceğini düşündüm çünkü. Yapamadım. Durdum ve anlamaya çalıştım iç çalkantılarımı. Büyükbabamın duvardaki fotoğrafına ilişti gözlerim birden. ‘’Senin bu hallerini hiç tasvip etmiyorum küçükhanım’’ der gibi süzüyordu beni. Bir labirentin karmaşık koridorlarında gezinen çirkin bir fareden hiçbir farkım olmadığını hissettim o an. Hangi tarafa yöneldiysem kendimi bir çıkmaza giriyor gibi hissediyordum. Sonra korkularımın alışık olmadığı bir ses her şeyi ter yüz etti. Korkudan rûhuma sığınan küçük adımlarla sese doğru yürümeye başladım. Büyükbabamın odasının kapısı açıktı. Bir yandan soğuk bir rüzgâr vuruyordu suratıma. Titriyordum. Korkum depreşiyordu her adımdan sonra. İlerlemeye devam ettim. Daha önce yitirdiğim korkularımla yüzleşmişçesine, ’’BÜYÜKBABA!.. BÜYÜKBABA!..’’diye avazım çıktığı kadar seslendim. Ancak hiç yanıt vermiyordu. Sebebini de sorgulamaya vaktim yoktu. Odanın kapısından bakacaktım ki, ’’Yezda!.. Hadi uyan çabuk, öğlen oldu’’ diyen annemin alelâde sesiyle uyandım. Fakat bu defa büyükbabamın yensimiş bakışlarına çarptı gözlerim. Rüya ve hakikat arasında volta atıyordum sanki. Etkisindeyim hâlâ gördüğüm rüyanın. Saçmaladığımı düşündüm.

Bekledim.
              Düşündüm.

Ve biraz daha zorladım bilinçaltımdaki kırıntıları. Bu anlaşılmaz halimi bir türlü anlayamıyordum. Benliğime yabancı hissettiğim duygular içinde kıvranıyordum. İyice saçmaladığımdan emindim artık. Sonra büyükbabamın ölmeden bir saat önce odasına girdiğim o ânı hatırlamaya çalıştım. Sürekli bir şeyleri hatırlama çabasındaydım. Toparlamaya çalıştım kendimi; ama başaramadım. Annem evden ayrıldı. Babamla ikimiz kaldık evde. Üst katta, uzun koridorunun sonunda, hafif loş ışıklı odada antikacıdan aldığı yeni kol saatini tamir etmekle meşguldü babam. Odanın kapısını tıklama gereği duymadan hemen daldım içeri ve başladım asıl derdimi anlatmaya: ’’Ben, elma yemek istiyorum’’, dedim. Babam yüzüme bakma ihtiyacı bile duymadan, ’’Bana niye söylüyorsun bunu kızım, gidip yesene’’ diyerek hiç beklemediğim bir cevabı yüzüme fırlattı.’’ Ama ben, ağaçtaki o elmayı istiyorum, dedim. Bu meselede ne kadar arzulu olduğumu belirterek devam ettim sözlerime: ’’Tıpkı büyükbabamın eskiden ağaçtan kopardığı gibi’’. Elindeki saatin nefes alıp verişini odaya gerilimli bir hava katıyordu-tik tak.tik tak.tik.tak-. Babam,  saati hayatta tutma çabasında olduğundan sözlerimi hiç umursamadığını fark ettim. ‘’Madem öyle o zaman annenin gelmesini bekle ‘’diyerek başından savmaya çalışıyordu. ‘’Hayır, ben koparmak istiyorum elmayı’’ dedim. Bilinçsizce sergilediğim oyunculuğumun  doruğuna çıkmaya çalışıyordum. Başarılı bir epizota imza atmak üzereydik ikimiz de.’’Peki peki, hadi git’’ diye hiç beklemediğim bir  yanıt daha aldım. Oysa pes etmek üzerydim. Ne yaptığının farkında değildi belli ki babam. Evet evet öyle olmalıydı. Hiç vakit kaybetmeden dışarı fırladım. Tahta merdivenleri hızlıca çıkarak evinin avlusunda benden işaret bekleyen Cumali’ye ‘’ bize gelmesini söyledim. Yüzümdeki tebessümü düşürmeden aşağıya indim. Cumali’nin bu saatlerde dışarıda bulunması hiç doğru değildi. Yasaktı. Babası öyle uygun görüyordu çünkü. Artık ağaca tırmanmak için ikimiz de sabırsızlanıyorduk. Tam o esnada, annem geldi. Ne diyeceğimi bilemedim. Uzun uzun bakıştık.’’Sakın bir delilik yapayım deme Yezda, sakın’’ diye ihtar ettikten sonra içeri girdi. Bu sefer kabaran şanssızlığımı dışa vurmamak için zor tutuyordum kendimi. Şaşkındım. Kaç haftadır bu ânı bekliyordum. Ne yapıp edip muhakkak çıkmalıydım ağaca. O elmayı yemeliydim. Başka çaresi yoktu. İç sözlerim beni ürkütüyordu. Fakat aklım hâlâ babamdaydı. Nasıl oldu da, müsaade etti: Yasaktı. Haramdı. Belki de önemsememeliydim bu kadar. Neticeye bu kadar yoğunlaşmamın hiçbir faydası dokunmayacaktı belki de. Suratıma avanak bir kurbağa gibi öylece bakan Cumali’ye, ‘’Hadi yardım et de, ağaca tırmanayım’’, diyerek sevincimi örseledim.

‘’Ama Annen…’’
‘’Bırak şimdi annemi.’’.

Ağaca tırmanıp, o elmayı benim ısırmam gerektiğini söyledim. Sadece bir elma kalmıştı koca ağaçta çünkü. Benim hakkımdı. Fakat bir türlü almayı beceremiyordum. Sağlam bir şekilde durabileceğim bir dala çıktım. Cumali’nin tırmanıp elmayı koparmasını söyledim. Ama elmayı ısıran ilk ben olacaktım. Anlaşmamız böyleydi. Elma artık avuçlarındaydı...KOPARDI. Ve nihayet O elma elimdeydi artık. Dişlerimin arasına alarak, masaldaki cadıyı bile kıskandıracak kocaman bir ısırık attım. Bu sefer de Cumali’yle bakıştık. Yaptığı davranışın yanlış olduğunu ama yine de korkunun ecele hiçbir faydası olmadığını hissettiren bir ses tonuyla ‘’Şimdi n’olacak’’dedi

‘’Sustum.’’

Hava kararmaya başlamıştı. Cumali’nin gitmesi gerekirdi artık. Babası gelip onu evde görmemesi hiç iyi olmayacaktı yoksa.’’Hadi o zaman ben kaçıyorum küçük hanım’’diyerek ayrıldı Cumali. Bense azılı dişlerimle elmayı kemiriyordum…Birden iki el silah sesi duydum. Babam koşarak yanıma geldi ve sarıldı bana. Annemden hâlâ ses çıkmamıştı.’’ Annen nerede Yezda?’’, diye benim de annemi merak etmeme sebep olacak bir soru sordu babam. Halbuki annem içerideydi. Yani orada olmalıydı.

Dışarı çıktık.

Neden toplandığını anlamadığımız bir kalabalık vardı. Hiçbir anlam veremedik önce. Ürkek adımlarla yanlarına yaklaşmaya çalıştık. İçimdeki korku hâlâ büyüme telaşındaydı. Kalabalığı elleriyle hemen yardı babam. Ben biraz geride olanları seyrediyordum…Gördüklerim beni derinden yaralamıştı. Sokağın ortasında birkaç dakika önce yasağı çiğnediğimiz Cumali’nin cansız bedeni öylece yatıyordu. Gözleri açık kalmıştı ve bana bakıyordu sanki. Elma ağır geliyordu elime sanki. Ve  düşüverdi. Cumali’nin bedeninden akan kana doğru yuvarlanmaya başladı. Açık kalan sağ elinin parmaklarının orada durdu. Babam onun gözlerini kapadı.







Hece Dergisi, Sayı 64


3 Ekim 2015 Cumartesi

kâlu belâ


'’ben kalû belâdan kalma uysal fıtratımla
ayaklarımı fasit daire içine sokmaya çalışan bir dilenciyim''

''ق




sırtını deştiğim kelimeler
şıp çıkıverdi  ağzımdan
fıtratım  buna müsait
uysallığım seni hayrete düşürmesin
sükûtla halleşemeyecek kadar bezginim
başka meseleler hurra
vicdan desen hangi vicdan
dilimde tüyler bitiyor
bir şeyler uğulduyor damarlarımda
ama hangi damar kulak kesil
bir sırrı varsa bu dairenin deyiver hele
neden bitmiyor bu uğultu
çirkinliğimi hor görme
yalnızca öp
ismini anmayı nasıl cüret edebiliyor ağzım
onu  izah et 
sana bağlılığın  kaç bucak olduğunu göster bana


teğet geçelim bu sözleri
boşuna bağırma
ötekinin diliyle çağırma
m ama ma
adımdan başka tüm huylarım köreldi
sakın  kahrolduğumu sanma
takva gücümü akupunkturlarına yeğ tutmam kaz kafalıların
ne münâsebet
sûretine aldanıp nazar etmek şirk
se
kapat gözlerimi
ve de sor
hangi aşkın mücahidisin
bilmek istiyorum kahhar cüssemle
kaf kaf kaf

gülme
gözümü örtme
çabuk kaçır tırnaklarımı
kıblem değişmez
zira bahane ediyor köpek havlamalarını
kudurmuş melezler 
devşirme kadınlar
mezhebimce  sokulmak haram
fakat karganın gaklamasını hayra yoramam
şükür ki sıhhatim yerinde
fi mazimi anarak kırıklarımı toplama
her daim 
bağdaş kurarak tanrıya el açan benim
beni bağışla
beni bağışla 
bağla
ey aşk
hadi müsaade eyle
fırsat ver anayım çocuk deyişini sevgilimin

ölümden men etsin rûhumu






  eylül 2015




26 Temmuz 2015 Pazar

Adele’in Tanrısı




Hayır. To be or not to be meselesi değil. Olacağı varsa olur çünkü. Biliyorum. Burada  alışılmış dış mihraklara kulak tıkamak gerektiğinin kanısındayım. Mihrak diyorum ama yanlış anlama tanrım. Sizsiniz. Ya da en çok ben. Neyse.  Görmedim. Duymadım ve İşitmedim demek işime geliyor şimdilik. Korkarım ki gülünç de geliyor söylediklerim sizlere. Sahte bir ruhun içine hapsolmuş soytarının hazin durumu gibi hani. Nasıl olmasın. Burada baharatlı bir kahkaha atmanın tam vakti. Ağzım kokuyor tanrım, yanlış anlama! Güldüren bu defa gülünç durumda çünkü.  Bir zamanlar kendi düşen ağlamazdı evet; artık geçti. En çok düşenlere güler olduk. Neden tanrım? Gülmeliyim ben. Hunharca hem de. Beni gene yanlış anlama tanrım! İddia ediyorum bu söylediklerim ilgi ve alâkanızı celbetmedi. Zira rastgele sıralanmış cümlelerin ehemmiyet arz edecek bir yanı nasıl olsun ki sizler için. Kalın suratlı şairin, Allah -Allah diyorum, üzerine alınma tanrım- en çok insanı iddiasından vurur, kaidesini  kale alıp yoluna devam edecek olursam daha da kahrolurum. Bu aşkı su istimal eden benim çünkü. Buna da sen müsaade ettin. Bağışlanma hakkımı geri ver bana tanrım! Beni bundan mahrum etme. İzin ver.

Ey aşk!  Maşuk’un kalbinden çek ellerini!..

İddia ediyorum aşkım umurunuzda değil ölümden başka; tıpkı şu an söylediklerinin belgisiz zamirlerin umurunda olmadığı gibi. Bu kadar münafık bir telaşın arasında, ölümle boğuşurken aşkla yaşayanların hayatı mesele olmamalı sizler için. Ölüm ve aşk kadar birbirine yakışan başka bir çift varsa çıksın meydana, hesaplaşalım er meydanında. Mecnun delirmiş, Ferhat dağları delmiş kimin umurunda. Adele, diyorum tanrım. Adele’i bilmezsiniz.

Adele, Fransız bir kadındır. Genç ve bakiredir.  İkimiz de kanlı iki zıt kutup gibiyiz. Aşkımız yasak, ama elma kadar değil. Bir araya gelemeyiz. Sadece bunu biliyorum, daha fazlası ürkütüyor zaten. Adele garson değil, sadece bir kadın... Güzeldir. Delil sunarak sizi ikna edemem bunun için, fakat bir şeyler olmalı. Ama ne? Tanrım nasıl böyle bir kul oldum. Ben ne zaman böyle ayıp şeyler söylemeye başladım. Gözlerim seğiriyor bakın. Saçmalamamalıyım. Fakat ciddi şeyler kaçırınca da ağzımdan ölüyorlar bebeler tanrım! En çok da kadınlar. En çok da SEN biliyorsun tanrım. Adele’i korumalısın bunun için?


İsrail’de neden çocuklar ölmüyor tanrım? El cevap: Haddini aşma ey insan! Hadi indir kollarını, tövbelerin anlamsız. Peki. Ama. Adele’i bağışla tanrım!..