25 Mayıs 2015 Pazartesi
1 Mayıs 2015 Cuma
Mel’ûn
bir sebebi var bu
anlattıklarımın
yasak
ama yaklaş
hele yaklaş
yaklaşırken saate bakma
topuklarını sulandır
iyice demlendir tıngırtılarını boz tenekelerin
paldur küldür fısılda
kulaklarıma
kolları kızaran kapının
gıcırtılarını
hadi durma
betonu kustur
bir ulak neden uluyor peşinden
koş
hırpala
paltonu giyin
kar yağıyor baksana
sana değil bu urganlar
bakirelerin
bohçalarından aranan kan
kimin damarlarından
fışkırıyor
onu öğren ve gir
koynuma
çıplak
ve bir daha açıkla
sıcak
tozlu taşların üstünde
soğuk suratlı
kendini bıçaklayan kim
kaçtı işte
olsun bil fakat kaçırma
ağzından adını
dilini buna alıştır
neyin varsa hatırla
sonra kimsin sen onu anlat
ağzı yırtık kelimelerle
meydan okuyan tanrıya
saklama
kadınlık
yani kutsal bakirelik
bir şeyin bilmem hangi arifesinde
kanla terbiye ediyorken
kadınlığını
bu bekleyişin hayra alâmet
değil
tuza banılmış salyangozların
balsız mumyaları
tek hamlede yığıldığını
seyretmek niye
fırsat bu fırsat diye
miydi yoksa
kaputlarının altında
soyunman
al öyleyse dudaklarına sür
bu lanetin allığını
ferahla gayrı
ve o gün birileri
ölürken doğdun
bunda şaşılacak ne var
ruhunu sustur artık
seni ne kadar
anlattıysam
karnını deşmekten
kurtaramadım
hançer ve hamlet
ve sen
ne çok ağlaşırdın
ölülerle eskiden
ama çıldıran yok şimdi
tanrıdan başka
25 Şubat 2015 Çarşamba
Tramvayda Özel Bir Şair
Günlerden Salıydı. Beyoğlu’nun
arka yakasında kalan soğuk bir gündü. Kabataş tramvay durağına yürüyordum. Tek
başıma. Bedbin ve bir sokak kedisi kadar avare. Üzerimde tanımadığım insanların
bakışları geziniyordu. Paltomun içinde gittikçe küçülüyordum sanki. Şarkı
mırıldanmak istiyordum, ama hafızam müsaade etmiyordu bir türlü. Giydiğim botların
çıkardıklar sesten bile rahatsızlık duymaya başlamıştım. Yolda birbirine
sımsıkı sarılan çiftler. Karşıdan karşıya kırmızı ışıkları hiçe sayarak geçen insanlara
çalınan korna sesleriyle durağa vardım. Tramvay bekleme modundaydı. Kapı
açılınca birden karşımda O’nu. Şair. İsmet Özel’i gördüm. Gördüm ki ne gördüm. Kırk
yaşında da değildi üstelik. Saçları ağarmış, yüzü kalınlaşmış bir vaziyette çöküvermişti
koltuğuna. O’na ait onca şiir, onca söz, onca kelime beynimde gıcırdayarak
dolanıyorlardı. Kendisine sokulmak bir meczubun cine meydan okuması gibi delice
olduğunun farkındaydım. O yüzden son derece ihtiyatlı davranmalıydım. Tramvayın
en sakin saatleriydi zaten. Şair’in yanındaki koltuk, karlı bir havada gözümüze
çarpan belediye bankları gibi ulaşılmaz ve soğuk görünüyordu, ki ben de başka
bir koltuğa yöneldim hemen. Aramızda mesafe yok denecek kadar azdı oysa. Mesai
saatindeki bir dedektif gibi gözlerim üzerindeydi. Kaçırmak istemiyordum. Bir
anlık dalgınlık olur da onu kaybetmeme sebep olabilirdi çünkü. Hataya da düşmemeliydim.
Zira;
Zira;
‘’Hata yapmak
fırsatını Adem’e veren sendin
bilmedim onun
talihinden ne kadar düştü bana
gençtim ve ben neden
hata payı yok diyordum hayatımda’’
Dilimde bu dizeler mırıldanıyordum.
O’ nerede inerse, ben de orada ineceğim diyordum kendime. Her durak sonrası
tramvay kalabalıklaşıyordu ve camlar biraz daha buğulanıyordu. Biraz daha. Biraz
daha. Kimse umursamıyordu ama. Herkes memnundu halinden. Kimse tanımış gibi de durmuyordu.
Gene de onca insan tecahül-ü arif yapıyor olamazdı. Her neyse işte, mevzu bu
değildi. Hangi durakta inecek diye yolcuların arasından pür dikkat izliyordum
kendisini. Beynimde cevabını arayan bir yığın soru, bir dizi kelime dolanıyordu.
Nihayet batı cephesindeki azılı bir asker gibi ayaklandı. Çantasını omzuna aldı,
dışarı çıktı. Tabi arkasında tanımadığı
bir ben-i adem, yani ben. Yürüyordu. Yürüyordum. Yürüyorduk.
''yola madem
çöllerdeki satrabı
yalvartmak için çıkmıştım
hava bozar, yüzüm eğik
giderdim yine’’
Cesaretin
canı cehenneme deyip yanına sokularak merhaba ey şair!
Dedim. Yüzüme baktı.
Gözlerim kalın suratında geziniyordu. Tebessüm ederek-şairler tebessüm eder, gülümsemez- merhaba dedi O’ da. Kelimeler
firar ediyormuşçasına dökülüyorlardı dilimden. Sanki susarsam başından
defedecek-miş gibi geliyordu. Meşhûr Sultanüş’şüâra Baki’nin Kanuni’ye dizdiği
kasideler gibi durmadan methiyeler dökülüyordu ağzımdan. Bir müddet sonra. Beklenmedik
bir soru çarptı kulaklarıma. Minarelere değen o ses gibi:
''Çanlar sustu ve fakat
binlerce yılın yabancısı bir ses
değdi minarelere: Tanrı uludur! Tanrı uludur!''
Soru sorulduysa
cevap verilmeliydi. Ama ayaklarımın kaldırım taşlarıyla temas ederken ki maruz
kaldığı titreyişi damarlarımdaki aşağılık kanda bile hissediyordum. Bir süre
böyle gittik, iki yabancı gibi. O’nun beni tanımadığına anlam veremiyordum.
Tanımalıydı. Evet, seni bir yerde gördüm. Beni dinleme geliyordun demesini
bekliyordum belki de. Demeyeceğini bile bile hem de. Birden nereye gidiyorsun,
diye sordu. Hiçbir yere… Siz nereye, ben oraya, diye cevap verdim. Bu
özgüvenden sonra malûm şairleri tramvaylarda görmeye pek alışkın değiliz,
deyince, o da şairler her zaman
binmelidir tramvaylara diye karşılık verdi.
Beynimde O’na ait
sözcükler çarpışmaya devam ediyordu: Ne saçma. Ne budalaca! Adım attıkça bir tını sarıyordu
bedenimi. ‘’Edebiyat bize burada yardım
edemez. Biz yeniler alt dudağımızı ısırır ve terleriz…Saçma; ama başka ne sorulurdu
ki, in misin cin misin’’ Yürüdükçe
insanlar, arabalar, talebeler, yerli tramvaylar, seyyar satıcılar, işportacılar
caddeler, yolcular hepsini geride bırakıyorduk. Gözlerim şairde, bir şeyler
desin de konuşalım istiyordum. Öyle ki ‘’Bana soru sor artık, beni kurtarma,
konuştur.’’ Diyen şair değil miydi?
Sonra beklenmedik bir soru soruldu:
Sonra beklenmedik bir soru soruldu:
Liseyi nerede okudun? O sordu ya hemen cevap vermek elzemdi. Zühtü
Kurtulmuş, diye bilenen düz bir lise diye cevap verdim. Doğru lise yani diye karşılık verince afalladım. Ama anlamadığımı
belli etmemek için başımla evet diye onayladım. Azeriler düze, doğru derler,
yanlışa da pis, deyince her şey netlik kazandı kafamda şimdi. Sadece başka
kafalardaydık. O kadar.
Fakat ben…
Başından def’etmeden
söylemem gerekenleri söylemeliydim Şair’e.
Ey sökülmüş cep! Ey ıslak yorgan!
Ey bulduğu her bahaneyle çıngar çıkaran!
Yardım et! Yardım et!
Bir Yusuf Masalı’ndan bahsetmeliydim mesela.
Naat’tan, Münaacat’tan
ya da. Bu nasıl bir aşk? Bu nasıl bir masal? Söyleyin ey şair, diye haykırarak
belki de. Çekiniyordum ama. Zaman durmadan akıyordu. Çıldırmamak mümkün
değildi-mübalağa burada işimize yaradı-,
fakat sebat ettim. Direndim… Aklımdan geçenleri söyledim.
Anlat:
Bu bir
Yusuf Masalıdır de.
Bunu söyle ve fakat
şunu da sor
Yusuf’un Masalı neden
Yusuf’la
başlamıyor.’’
N’oldu bilmiyorum
ama lise edebiyat kitaplarında bile görülmemiş bir mübalağa dilimden fışkırdı. Şuan
bunları yazarken bile kahroluyorum, nasıl yaptım böyle bir saçmalığı, ahmaklığı
diye. Haddimi aşmama sebep olan o söz sanırım şöyleydi: Eğer Kur’anı Kerim
Türkçe indirilseydi. Bu şekilde olurdu-İsmet Özel’i tartıştığımız bir günde
kıymetli bir arkadaşımdan dökülmüştü-. Dedim. Bütün kutsanmış, afili
kelimelerle hem de. Kelimeler işte bazen başka anlamlara da geliyor-muş
maalesef. Ve tekrar şair konuştu: Evet.
Mübalağa etmiş arkadaşın…O benim müsveddelerim, deyince suratıma
ateşten bir şamar vurulmuşçasına tarumar oldum. O ise kelimeleri dizmeye devam
ediyordu: Sadece bir defa bastım.
Üzerinde çalışıp tekrar yayınlayacağım. Artık söz söyleme hakkım yoktu. Mevzuu
çevirmekten başka çarem yoktu, ancak bu da mümkün değildi o şartlarda.
Fark ettim ki yolun
sonuna gelmişiz. Yorgundu bakışları. Ürkütücüydü. Romanlarda, filmlerde, hikâyelerde
rastladığımız o kahramanlar misali parktaki pespaye bir bankı işaret ederek: Ben şimdi burada biraz dinleneceğim,
demesiyle her şey alaşağı olmuşçasına devrildi zihnimde. Bu cümlenin Türkçesi artık
başımdan git demekti. Ve iblis. Durma.
Hadi sen de git onunla dediyse de dinlemedim; çünkü daha evvel
‘’Hiç deneme
Cibril’i düşünmeden
Asla yaşayamazsın’’
diye haykırmıştı Şair. Elimi uzatarak
vedalaştım ve sonra uzaklaştım. Uzaklaştı. Uzaklaştıkça küçülüyordu şair. Sonra
kayboldu. Sonra. Sonra.
‘’Ah bu hep zaten böyle oluyor
İnsanlar tabiatı her zaman heyecana boğuyor.’’
Sonra…
şubat 2015
20 Şubat 2015 Cuma
Duvar
azınlık değilim
kimse sövmeye
yanaşmasın ellerime
ama yalnız sanmayın ayaklarımı
hep çoğaldım siz yokken
hep kışkırttım ağzımın
kenarını
ve aranıyorum
bu nasıl bir kışkırtı
böyle
bu nasıl bir ihanet
hiç dinmiyor sancılarım
bir sebep gösterin
gözlerime
şehirli olmasın
inandırın
anlayın demirci değilim
bıçkın bir delikanlıyım
körpeyim
suçluyum
hep eksik kaldı bir
yanım
sakın yaklaşmayın
konuşun
sadece konuşun
neden yakışıklı doğuyor
tanrılar
neden hiç öpmüyor annem
dudaklarımdan
açıklayın
işte kalbim
vurun çekinmeyin
zavallı
sesim kırışıyor dişlerimin
arasında
utanıyorum göğüslerinden
öperek
bir kadının
ve kabul ediyorum
kırgınım gözümün içinde
öpüşen piçlere
kızgınım
ne yapsam duymuyor
kulakları kentlerin
buna alışın
çekin gözlerinizi artık
sığmıyor ellerim
ceplerime
gelin söndürün lambayı
tenim terli
ve soyunun gözlerimin
önünde
tik tak
tik
tak
tik tak
çünkü mecburum burada
gebermeye
tik tak
tik
TAK
Lacivert Dergisi Sayı 60
Kasım-Aralık 2014
Kasım-Aralık 2014
27 Ocak 2015 Salı
''BÜTÜN HAYVANLAR EŞEKTİR''
”Ben
pratik bir domuzum, fazla konuşmayı sevmem, o yüzden de az konuşup çok çalışacağım”
Hayvan Çiftliği adlı romanını duymayanınız yoktur muhakkak. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört alegorik/politik
romanıyla tanınan George Orwel’ın o baş belası eserinden bahsediyorum elbette ki. Hayvan Çiftliği çağdaş klasikler arasına girmiş en önemli eseridir
yazarın. Bu hepimizce malûm.
Aslına pek huyum olmasa da kısaca konusundan bahsetmekte yarar var: Bir gün bir çiftlikteki domuz, eşek, at, köpek gibi hayvanların yaşlı domuz denilen Koca Reis tarafından çiftlik sahibi gaddar Bay Jones’un hakimiyetinden kurtulmak için provoke etmesiyle bütün zorluklara karşı ortaya koydukları özgürlük mücadelesi ve bu hakka sahip olduktan sonra da aralarında ne gibi entrikaların döndüğü anlatılmaktadır. Kitabın Can Yayınlarındaki arka kapağında da yazıldığı üzre 1940'lardaki "reel sosyalizm"in eleştirisini yapar. Bunun yanı sıra dünya edebiyatında da hiciv türünün başyapıtlarından biri olarak kabul edilmektedir. Gene romanın arka kapağındaki nota istinaden Hayvan Çiftliği, bir masal anlatımıyla yazılmıştır; ama küçükleri eğlendirecek bir peri masalı değil, çarpıcı bir politik taşlamadır.
Aslına pek huyum olmasa da kısaca konusundan bahsetmekte yarar var: Bir gün bir çiftlikteki domuz, eşek, at, köpek gibi hayvanların yaşlı domuz denilen Koca Reis tarafından çiftlik sahibi gaddar Bay Jones’un hakimiyetinden kurtulmak için provoke etmesiyle bütün zorluklara karşı ortaya koydukları özgürlük mücadelesi ve bu hakka sahip olduktan sonra da aralarında ne gibi entrikaların döndüğü anlatılmaktadır. Kitabın Can Yayınlarındaki arka kapağında da yazıldığı üzre 1940'lardaki "reel sosyalizm"in eleştirisini yapar. Bunun yanı sıra dünya edebiyatında da hiciv türünün başyapıtlarından biri olarak kabul edilmektedir. Gene romanın arka kapağındaki nota istinaden Hayvan Çiftliği, bir masal anlatımıyla yazılmıştır; ama küçükleri eğlendirecek bir peri masalı değil, çarpıcı bir politik taşlamadır.
Asıl gelmek isteğim yere de gelmiş bulunmaktayım işte; çünkü okurken
büyük bir haz aldığım bu nadide eser, bir tiyatro oyunu olarak karşımıza
çıkıyor. Ve itiraf etmeliyim ki oyunu izleyip çıktıktan sonra ne kadar büyük
bir eser olduğunu bir kez daha anladım. Şüphesiz bunda oyunun da etkisi
olduğunu söylemem gerekir. Bakırköy Yunus Emre Kültür Merkezi’nde sahnelenen
oyunu Emrah Eren yönetiyor. Bu kadar
bahsetmişken sahnede devleşen oyuncuların isimlerini anmadan olmaz. Başlıca
rolleri ise Alican Yücesoy(Domuz Napolyon:),
Esra Ruşen, Cihan İnan Bekar, Ali Aziz Çölok, Esra Pamukçu, Sercan Yener, Gözde
Ayar ve Levent Tülek üstleniyor. Kostümleri Sadık Kızılağaç’a, koreografisi
Cihan Yöntem’e Işık tasarımı Yakup
Çartık’a, dramaturjisi Ceren Ercan’a
ait olan oyunun müzik direktörlüğünü Kıymet
Berrak ve Çağlayan Çetin üstlenmektedir.
Yukarıda ifade ettiğim gibi gerek oyunculuklar olsun gerek de
kostümler, ışık vesaire her şeyiyle gelenlere mükellef bir seyir keyfi
yaşatıyor.
Buraya kadar amenna; ama bunun ikinci bir boyutu var
anlattıklarımın. Oyunu seyrederken koltuğumda pek de rahat olduğumu söyleyemem.
Hani bazen beyni kışkırtılır dayanamaz bağırmak istersiniz ya öyle bir ruh
halinin içine saplanırken buldum kendimi. Sanırım sanat dediğimiz tam budur. Bizi
yerimizde bile rahatsız eden yani. Size saçma geliyor olabilir bunlar. Hakkınız
da var belki; ama merak etmeyin meçhul bir darwinistin penceresinden nazar
etmenin vakti olmadığından kıyısından geçmekle yetiniyorum şimdilik, zira oyunu
izlerken ansızın suratınıza alınca tokadı tökezlemeyesiniz diyeydi biraz da bu
keder. Nihai olarak güç ezilenlerin (hayvanların)
eline geçince de hiçbir şey değişmiyor, onu anladım. Değişen sadece kişiler
oluyormuş meğer. Şartlar ve mekânlar bile hep aynı. Hayvan ya da insan bu fark
etmiyor. Eşekler dışında tabi.
Bu yüzden bütün hayvanlar eşektir. Son olarak, oyun afişinin son yıllarda gördüğüm en kreatif afiş olduğunu da söylemekte hiçbir beis görmüyorum. Ve adalet ve adalet. Bin defa adalet! Mutlaka gidin ve izleyin. Karanlığımızı aydınlatan bu oyunu izlemeniz için kaç sebebiniz olacak merak ediyorum.
Bu yüzden bütün hayvanlar eşektir. Son olarak, oyun afişinin son yıllarda gördüğüm en kreatif afiş olduğunu da söylemekte hiçbir beis görmüyorum. Ve adalet ve adalet. Bin defa adalet! Mutlaka gidin ve izleyin. Karanlığımızı aydınlatan bu oyunu izlemeniz için kaç sebebiniz olacak merak ediyorum.
Ünlü tiyatro
kuramcısı Grotowski ne demişti
hep birlikte kulak verelim:
“Hiç
seyircisiz performans olur mu ?
Hiç
olmazsa tek bir kişiye
gereksinim vardır!”
29 Aralık 2014 Pazartesi
1 Aralık 2014 Pazartesi
Bir Katil Aranıyor
Bir pazar akşamı bir biletle ne yapılabilir sizce?
Sinemaya gidilebilir. Bir konsere ve/ya bir tiyatroya gidilebilir ya da bir bir trene binilip bir yerlere gidilebilir. Yani demek istediğim her şey yapılabilir. Dolayısıyla tercihimi ben tiyatrodan yana kullandım. Ama öncesinde gidip gitmeme konusunda da arafta kaldığımı söylemek zorundayım. Karar vermem gerekiyordu. Ya gidecektim ya evde oturup keşkeler oturacaktım. Nihayet gitmeye karar verdim. Biletini aldığım oyunun adı: Katil.
Sinemaya gidilebilir. Bir konsere ve/ya bir tiyatroya gidilebilir ya da bir bir trene binilip bir yerlere gidilebilir. Yani demek istediğim her şey yapılabilir. Dolayısıyla tercihimi ben tiyatrodan yana kullandım. Ama öncesinde gidip gitmeme konusunda da arafta kaldığımı söylemek zorundayım. Karar vermem gerekiyordu. Ya gidecektim ya evde oturup keşkeler oturacaktım. Nihayet gitmeye karar verdim. Biletini aldığım oyunun adı: Katil.
''Sahne Depo'' oyuncuları
tarafından sahnelenen bir oyun. Konusu da kısaca şöyle: Şiddet kavramının toplumdan bireye mi yoksa bireyden topluma mı
geçtiğini sorgulayan Katil’’ kelimesinin kadın, erkek aile üzerinden sosyal
hayattaki karşılığı sahneye taşımaktadır. Buraya kadar herhangi bir sorun
görünmüyor siz de farkındaysanız. Gayet güzel anlatılmış kâğıt üzerinde ve merak ettiğiniz için de gidip
seyretmek istiyorsunuz. Sanata bir katkınız olacağından veyahut tiyatro sahnelerinin
kapanmasını protesto etmek için de değil. Zira sanat hep var olacaktır ve tiyatro
sahneleri kapanmaya devam edecektir. İstesek de istemesek de. Durum aynı ile vâki ama. Umut ve hayal kırıklığı aynı yolda ilerlerse
de çoğu zaman tarih böyle tekerrür eder. Ne yazık ki.
Asıl sorun şuradaydı: İzlediğim ile biletini aldığım oyun
birbirinden alakasız bir vaziyet içinde başladı. Öyle ki acaba son anda
oyunun konusunda bir değişikliğe mi gidildi diye düşünmeye başladım. Ta ki oyunun
bir yerinde ‘’katil’’ lafı geçinceye dek. Evirip çevirmeyeceğim lafı, berbat ve
ucuz bir oyundu. Kendimi ilk defa aptal
yerine koymuş gibi hissettim bir tiyatro seyircisi olarak. ‘’Kadınlara
uygulanan şiddet’ten toplum olarak hepimiz haberdarız ve kınıyoruz da bunu. Karşısındayız illetin. Amenna. Fakat böylesine hassas bir
konu ancak bu şekilde istismar edilebilirdi. Tiyatro eleştirmeni olmaya ne
hacet, tiyatroyla az buçuk ilgilenen birçok kişi vahim durumu görürdü zaten. Tiyatro
kursiyerlerinin- ki kursiyerlere haksızlık yapıyorum şuan- sergilemeyeceği oyunculukları
konuya dâhil etmiyorum bile. Oyunun samimiyetsizliğini yazanın
ve yöneten’in kafasındaki dağınıklığa bağlıyorum, ki yazan ile yöneten aynı
kişiydi. Zorlama yapılmış espriler bir yana, sanki prova yapmadan sahneye
çıkmış gibiydiler. Olur mu böyle, böyle olur mu? O an mizahla ilgilen bir dostumun şu sözünü hatırladım: Cahil güldürür ama komik değildir. Komik duruma düşer'' -Daha vahimi sahnedekiler güldüremediler de.
Anlamadığım şey ise, oyun başladıktan ''10 saniye'' sonra nasıl
olur da bir insan çıkmak ister? İster. Bal gibi de ister. Ben de çıkmak istedim
çünkü. Önlerde bir yerde oturmasaydım çıkardım
belki ama, seyircileri rahatsız etmemek adına bekledim sonuna kadar. Çok
eskiden. Eskiden. Kötü performans sergilen oyunculara domates, yumurta
atılırmış. Eskilerin bir bildiği varmış gibi buna ihtiyaç duyuyorlarmış. Ve inanın mübalağa etmiyorum, bir saati aşkın süre nasıl dayandım
gelin bir de bana sorun. bir de oyun iki perde olmasına rağmen, tek perdeye indirmişlerdi. Onlar da farkında olmalıydılar bu performansın.
Bir dizi sahnesinde yaşanmıştı, bir adamdan gizli bir bilgiyi almak için kendisini sandalyeye bağladılar. Bilahare Popstar Ajdar’a ait bir şarkıyı dinlettiler. Tabii işkence olarak. Adam daha fazla dayanamadı tabii ve itiraf etti. Sadece buydu. Nihayetinde saf ve temiz düşüncelerle yazılmış olması- ki öyle düşünmek istiyorum- hiçbir şeyi değiştiremez. Kötü oyun her zaman kötü oyundur. Zira sosyal bir proje falan da değildi. Peki çok duyarlı oldukları için miydi bu konu seçimi? Bilemem. Gerçek olan bir şey var: Gündemdeki sıcaklığını her daim muhafaza eden bir konu olduğuydu. Zira çaresiz kadınları yalnız bırakmamak adına, orada bulunmak ister vatandaş; çünkü vicdanlarını bu şekilde rahatlamaya giderler çoğu zaman. Ellerinden geldikleri bu olduklarını düşünürler. Haklılar da. Son olarak, oyunu eleştirmek için, bir şeyler olması gerekirdi, o yüzden bu bir eleştiri yazısından çok bir uyarıdır gitmeyenlere!
Bir dizi sahnesinde yaşanmıştı, bir adamdan gizli bir bilgiyi almak için kendisini sandalyeye bağladılar. Bilahare Popstar Ajdar’a ait bir şarkıyı dinlettiler. Tabii işkence olarak. Adam daha fazla dayanamadı tabii ve itiraf etti. Sadece buydu. Nihayetinde saf ve temiz düşüncelerle yazılmış olması- ki öyle düşünmek istiyorum- hiçbir şeyi değiştiremez. Kötü oyun her zaman kötü oyundur. Zira sosyal bir proje falan da değildi. Peki çok duyarlı oldukları için miydi bu konu seçimi? Bilemem. Gerçek olan bir şey var: Gündemdeki sıcaklığını her daim muhafaza eden bir konu olduğuydu. Zira çaresiz kadınları yalnız bırakmamak adına, orada bulunmak ister vatandaş; çünkü vicdanlarını bu şekilde rahatlamaya giderler çoğu zaman. Ellerinden geldikleri bu olduklarını düşünürler. Haklılar da. Son olarak, oyunu eleştirmek için, bir şeyler olması gerekirdi, o yüzden bu bir eleştiri yazısından çok bir uyarıdır gitmeyenlere!
Kasım
2014
25 Ekim 2014 Cumartesi
Sonsuzluk ya da Narkissos
Sonrası bizden uzak ya da yoktur sonrası pişmanlığın. Bir
ihtimal. İhtimaller can sıkıcıdır bilirsiniz. Bilmekten başka seçeneğiniz de
yoktur belki de. Belki’lerin arkasına sığınmak çoğu zaman bize iyi geliyor da
olabilir. Kaldı ki kesinlikle bu böyledir demek işin cılkını çıkarmak olur. Kesinlik, bu kadar kasvetli olmasaydı eğer,
başka konuşabilirdi dilim. Düşünüp kahrolmak da hiçbir fayda sağlamıyor ruhuma.
Yersiz espriler yapmaya çalışmak da hafifletmiyor âraf azabını. Bir cevabı vardır
elbet sorularımın. Öncelikle insanı, yani kendimizi tanımalı. Kendini bilmezlik
bahtsızlığı büyümemeli beynimizde. Tanrı’ya inanmak bu kadar zor muydu eskiden?
Merak ediyorum işte. Öyle sanıldığı gibi inanmak sorunları ortadan kaldırmıyor.
Sorular hep artıyor. Cevaplarsa çoğu zaman tatmin etmiyor. Tam da keşke deme’nin
vaktidir. Daha neler bekliyor bizi, yaşarken çıplaklığıyla göreceğiz. Çünkü
görmezden gelemeyeceğimiz ayıpların müşahitleriyiz. Bana inanmak zorunda
değilsiniz. İnanmak dişlerimi de gıcırdatıyor. Gıdıkla; ama sırıtma. Sırıtmak,
irsi bir hastalıktır. Bunu bilmeseniz de olur. Hesabımızı ortaya döksek hepimiz
haklı çıkacağız. Hepimiz kimler oluyor, işte asıl bu soruya cevap aranmalı. Kim
dahil değil bu suça? Eksilen kim? Eksik olan ne? Neden hepimiz? Daha nereye
kadar aklımızın yerinde olduğunu fısıldayacağız kalabalığın kulaklarına. Biri
sustursun ulan beni! Demeyeceğim. Konuşmak istiyorum. Konuşmak; ama yalansız. Kulaklar
ile gözlerin toplamını, neyle çarparsak gördüklerimizin ve duyduklarımızın
oranı çıkar? Çabuk söyleyin. Hayır sarhoş değilim. Günah işlemenin yan etkisi
nedir?
Geçici bir istirahat vermek istiyorum ruhuma:
Bugün bayram. Günlerden cumartesi. Ben ve komşular.
Ben içeridekilerden, komşular dışarıdakilerden. Sabahın erken saatleri. Biri
uyandı. Birileri neden hâlâ uyanmadı hiçbir izahı yok elbette. Ziller anonim
kişilerce tekmeleniyor bazı sıralar. Soran yok. Kim o diyen de kaçtılar. Fakat
aklımı zehirli sorular meşgul ediyor. Yüklemi sonda olan cümleler kurmak için
kendimi yırttığımı kaç kişi biliyor ki? Böyle sıhhatli konuşmak istiyorum işte.
Ne dediğimi anlamaktan yoksun kalmak. Berrak. İşim yazmak ne de olsa. Dağınık
kalsın mesela sokaklar. Kadınlar ben konuşurken de konuşsun imanın şartlarından.
Bugün kaç kişi öldü, hepsinin günahlarını günahsızlar alsın boynuna. Ne çıkar
ki aldatmaktan. İnsanız, hakkımız değil mi?
İç sesler: ‘’Laf.’’
Lafla
günahlarımız azalmıyor işte. Günah işlediğimi görüyorum rüyalarımda. Peşimdeler
sanki. Cinler. Cinleri kabul etmek işime yaramıyor. Anlıyorum. Korku deseniz
arka bahçede bir yerlerde gömülü bekliyor sanki. Karanlıkta bedenlerimize değen
gölgeleri yarıp ışığa doğru koşuyoruz. Dan. Dan. Dan. Dilenciler cirit atıyor ha
bire meydanlarda. Bayramın halası geliyor Gavur memleketinden. Gavura gavur
denmemeliydi. Büyük suç tekrar dirildi. Dini: tanrı biliyor. Uçaklar rötar
yapıyor havasızlıktan. Hacılar işsiz kalıyor sabah sabah. Kurban kesmek artık
caiz değil bu topraklarda. Vakti geçti.
İç kalabalık: ‘’Öldü! Öldü! Valahi de öldü’ğünü yazıyor. Bu haber
başkaydı.’’
Saçma. Oturdum bankın üstüne. Bankalar kapalıydı.
Kuşların beyne ihtiyacı yokmuş. İnsan kanatsız da güzelmiş. Kadının adı ne
zaman zamir oldu hiçbir fikrim yok? Türk din kurumu ne zaman özerkliğini ilan
edecek? Gençler bekliyor. Özgün latifelere hazır değilim henüz. Bağımsızlık
olsun, kabulüm. Ayağa kalktım. Yürüdüm. Böyle başlıyordu bazı romanlar, bazı
hikâyeler, bazı kavgalar. Çalsın o zaman zurnalar. Oynasınlar romanlar.
Romalılar roman değilmiş. İyi halt yemişler. Kelime fetişistliği yapmak denir
buna. Kayalıklarda tek ayak üstünde
duran martılar, bayat simitleri kemiriyor. Bu iyiydi galiba. Galibiz en
sonunda. Kovduk zındıkları hamamlarımızdan. Haremlerin güvenliği benden
sorulur, ey mü’minler! Deniz ve mehtap sordular seni neredesin. Nerdesin saadet?
Bakma bana öyle. Şehirlere bombalar yağardı, ben geceleri dolaşırdım. Menfaatim
aşktan yana yok. Hakikat kuldan gizlenilmez!..
Öteki ben: ‘’Kestik.’’
Kesmesine kestiniz; lâkin yalanı da günahtan
ayırdık. Eşrefi mahlûkatız. Sapık düşüncelerden muaf mıyız, henüz doktor
damlamadı yanımıza. Yarından sonra balkan kışları kapıya dayanacak. Halimiz duman.
Yak bir sigara. Oh ne âlâ. Çek bir fırt. Sigaramın dumanı dam üstünde oynaşır.
İzmaritin üstüne dudak izleri. Kızıl. Aynı renklerin iç güdüleri. Bana sorsan
dur derim, gidenin cezası asılı duruyor askıda. Bir şarkı söyle: Bir kadın
tanıdım. Sonra yabancılaştık birbirimize. Şarkıları ezber eden kaç pezevenk
kaldı bu diyarda? Tevellüdü kaç iblisin? Elleri,
ayakları çapraz olarak kesilsin. Gözleri oyulup çıkarılsın...Emir uygulansın. Bu
sözlerin doğruluk payı var mı? Sırası değil bardak tokuşturmaya. Kadehte duran
su değil şaraptır. Kırmızı. Üzerimde fenalık getiren fenâfillahların mendebur
bakışları. Kerrat cetveline lafımız mı oldu herkesin imanı soyulmaya başladı?
Böyle bir şeydi işte. Önce geldim. Sonra ellerimde kum taneleri denizi
tekmeliyorum. Nasıl yaparsam öyle doğrulur kemiklerim? Bu saatten sonra kendimi
anlatacak değilim. Yazdıklarımın ne kadarı beni ilgilendirir? Deliler geliyor
hatırıma. İntihar eden deliler uykumu kaçırıyor. İntiharı düşünmedim değil. Ölümü
de düşündüğüme göre o halde sorun da yoktur. Aklımdan geçen o kadar sakat
düşünce var ki, anlatırsam toprak kabul etmez bedenimi. Diyelim ki ayakkabımın
üzerindeki karıncayı avucumun içine aldıktan sonra öldürdüm. Eğer kurgusal bir
metnin içinde geçmiş olsaydı sadece okur geçerdiniz bu satırları. Peki
gerçekten öldürdüm deyip sizi biraz daha kışkırtsam. O zaman düşünürdünüz,
sövülmeyi hak ediyor mu diye bu cani. Hata kendi suçunuzu hafifletmek için dava
bile açardınız. İyi de hiçbir kurban masum değildir denilmemiş miydi? Yalan
bilginin kurbanıyım ben de. Suçlu ben değilim, O. ‘’O’’ ise içimizde bir
yerlerde. Kuşkuluyuz. Fakat hiçbir ‘SÖZ’
söylendiği gibi değildir. Baştan sona kadar saçma geliyor olabilir size. Uydurulmuş
sözler misali. Bir şey daha itiraf etmem gerekecek: daha henüz öldürmedim.
Zaten böyle bir düşüncem de yoktu. Sırf bir şeyler yazmak adına kâğıdı
dolduruyorum. Bu da yalan. Mesela bu metin önce öykü olarak yazmaya başlandı; sonra
vazgeçildi. Keyfimin kâhyasıyım. Siz ne derseniz kabulüm yine. Bir itiraf
mektubu desem kaçınız inanacak ki zaten? Hayat öylesine acımasız ki. Günde onlarca
çocuk göçüp giderken sessiz kalırız da, bir karıncayı aranızdan çekip köşeye
attığım için taş yağmuruna tutarız. Sizi
anlamak gerçekten zor sevgili okur. Size nefret ettiğim filmlerden de
bahsedebilirdim, ama korkulur sizden. Ama içimdekileri de söylemeden edemiyorum
işte. Takdir sizin. Ve fakat kimin suçlu kimin ahlaklı olduğu dışında ödevlerimin. Tanrı sonsuzluktur. Görmüyoruz. Sadece inanıyoruz.
ekim 2014
17 Ekim 2014 Cuma
7 Ekim 2014 Salı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





