1 Mayıs 2015 Cuma

Mel’ûn




bir sebebi var bu anlattıklarımın
yasak
ama yaklaş
hele yaklaş
yaklaşırken  saate bakma
topuklarını sulandır
iyice demlendir  tıngırtılarını boz tenekelerin
paldur küldür fısılda kulaklarıma
kolları kızaran kapının gıcırtılarını
hadi durma
betonu kustur
bir ulak neden uluyor peşinden koş
hırpala


paltonu giyin
kar yağıyor baksana
sana değil bu urganlar
bakirelerin bohçalarından aranan kan
kimin damarlarından fışkırıyor
onu öğren ve gir koynuma
çıplak
ve bir daha açıkla
sıcak
tozlu taşların üstünde soğuk suratlı
kendini bıçaklayan kim
kaçtı işte
olsun bil fakat kaçırma ağzından adını
dilini buna alıştır
neyin varsa hatırla


sonra kimsin sen onu anlat
ağzı yırtık kelimelerle meydan okuyan tanrıya
saklama
kadınlık
yani kutsal bakirelik
bir şeyin bilmem hangi arifesinde
kanla terbiye ediyorken kadınlığını
bu bekleyişin hayra alâmet değil
tuza banılmış salyangozların balsız mumyaları
tek hamlede yığıldığını
seyretmek niye
fırsat bu fırsat diye miydi yoksa
kaputlarının altında soyunman
al öyleyse dudaklarına sür bu lanetin allığını
ferahla gayrı


ve o gün birileri ölürken doğdun
bunda şaşılacak ne var
ruhunu sustur artık
seni ne kadar anlattıysam
karnını deşmekten kurtaramadım
hançer ve hamlet
ve sen
ne çok ağlaşırdın ölülerle eskiden
ama çıldıran yok şimdi
tanrıdan başka




25 Şubat 2015 Çarşamba

Tramvayda Özel Bir Şair



Günlerden Salıydı. Beyoğlu’nun arka yakasında kalan soğuk bir gündü. Kabataş tramvay durağına yürüyordum. Tek başıma. Bedbin ve bir sokak kedisi kadar avare. Üzerimde tanımadığım insanların bakışları geziniyordu. Paltomun içinde gittikçe küçülüyordum sanki. Şarkı mırıldanmak istiyordum, ama hafızam müsaade etmiyordu bir türlü. Giydiğim botların çıkardıklar sesten bile rahatsızlık duymaya başlamıştım. Yolda birbirine sımsıkı sarılan çiftler. Karşıdan karşıya kırmızı ışıkları hiçe sayarak geçen insanlara çalınan korna sesleriyle durağa vardım. Tramvay bekleme modundaydı. Kapı açılınca birden karşımda O’nu. Şair. İsmet Özel’i gördüm. Gördüm ki ne gördüm. Kırk yaşında da değildi üstelik. Saçları ağarmış, yüzü kalınlaşmış bir vaziyette çöküvermişti koltuğuna. O’na ait onca şiir, onca söz, onca kelime beynimde gıcırdayarak dolanıyorlardı. Kendisine sokulmak bir meczubun cine meydan okuması gibi delice olduğunun farkındaydım. O yüzden son derece ihtiyatlı davranmalıydım. Tramvayın en sakin saatleriydi zaten. Şair’in yanındaki koltuk, karlı bir havada gözümüze çarpan belediye bankları gibi ulaşılmaz ve soğuk görünüyordu, ki ben de başka bir koltuğa yöneldim hemen. Aramızda mesafe yok denecek kadar azdı oysa. Mesai saatindeki bir dedektif gibi gözlerim üzerindeydi. Kaçırmak istemiyordum. Bir anlık dalgınlık olur da onu kaybetmeme sebep olabilirdi çünkü. Hataya da düşmemeliydim. 
Zira;

‘’Hata yapmak
fırsatını Adem’e veren sendin
bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana
gençtim ve ben neden hata payı yok diyordum hayatımda’’

Dilimde bu dizeler mırıldanıyordum. O’ nerede inerse, ben de orada ineceğim diyordum kendime. Her durak sonrası tramvay kalabalıklaşıyordu ve camlar biraz daha buğulanıyordu. Biraz daha. Biraz daha. Kimse umursamıyordu ama. Herkes memnundu halinden. Kimse tanımış gibi de durmuyordu. Gene de onca insan tecahül-ü arif yapıyor olamazdı. Her neyse işte, mevzu bu değildi. Hangi durakta inecek diye yolcuların arasından pür dikkat izliyordum kendisini. Beynimde cevabını arayan bir yığın soru, bir dizi kelime dolanıyordu. Nihayet batı cephesindeki azılı bir asker gibi ayaklandı. Çantasını omzuna aldı, dışarı çıktı.  Tabi arkasında tanımadığı bir ben-i adem, yani ben. Yürüyordu. Yürüyordum. Yürüyorduk.
''yola madem
çöllerdeki satrabı yalvartmak için çıkmıştım

hava bozar, yüzüm eğik giderdim yine’’

Cesaretin canı cehenneme deyip yanına sokularak merhaba ey şair!
Dedim. Yüzüme baktı. Gözlerim kalın suratında geziniyordu. Tebessüm ederek-şairler tebessüm eder, gülümsemez- merhaba dedi O’ da. Kelimeler firar ediyormuşçasına dökülüyorlardı dilimden. Sanki susarsam başından defedecek-miş gibi geliyordu. Meşhûr Sultanüş’şüâra Baki’nin Kanuni’ye dizdiği kasideler gibi durmadan methiyeler dökülüyordu ağzımdan. Bir müddet sonra. Beklenmedik bir soru çarptı kulaklarıma. Minarelere değen o ses gibi:
''Çanlar sustu ve fakat
binlerce yılın yabancısı bir ses
değdi minarelere: Tanrı uludur! Tanrı uludur!''

Soru sorulduysa cevap verilmeliydi. Ama ayaklarımın kaldırım taşlarıyla temas ederken ki maruz kaldığı titreyişi damarlarımdaki aşağılık kanda bile hissediyordum. Bir süre böyle gittik, iki yabancı gibi. O’nun beni tanımadığına anlam veremiyordum. Tanımalıydı. Evet, seni bir yerde gördüm. Beni dinleme geliyordun demesini bekliyordum belki de. Demeyeceğini bile bile hem de. Birden nereye gidiyorsun, diye sordu. Hiçbir yere… Siz nereye, ben oraya, diye cevap verdim. Bu özgüvenden sonra malûm şairleri tramvaylarda görmeye pek alışkın değiliz, deyince, o da şairler her zaman binmelidir tramvaylara diye karşılık verdi.

Beynimde O’na ait sözcükler çarpışmaya devam ediyordu: Ne saçma. Ne budalaca! Adım attıkça bir tını sarıyordu bedenimi.  ‘’Edebiyat bize burada yardım edemez. Biz yeniler alt dudağımızı ısırır ve terleriz…Saçma; ama başka ne sorulurdu ki, in misin cin misin’’ Yürüdükçe insanlar, arabalar, talebeler, yerli tramvaylar, seyyar satıcılar, işportacılar caddeler, yolcular hepsini geride bırakıyorduk. Gözlerim şairde, bir şeyler desin de konuşalım istiyordum. Öyle ki ‘’Bana soru sor artık, beni kurtarma, konuştur.’’ Diyen şair değil miydi?

Sonra beklenmedik bir soru soruldu:

 Liseyi nerede okudun? O sordu ya hemen cevap vermek elzemdi. Zühtü Kurtulmuş, diye bilenen düz bir lise diye cevap verdim. Doğru lise yani diye karşılık verince afalladım. Ama anlamadığımı belli etmemek için başımla evet diye onayladım. Azeriler düze, doğru derler, yanlışa da pis, deyince her şey netlik kazandı kafamda şimdi. Sadece başka kafalardaydık. O kadar.

Fakat ben…

Başından def’etmeden söylemem gerekenleri söylemeliydim Şair’e.

Ey sökülmüş cep! Ey ıslak yorgan!
Ey bulduğu her bahaneyle çıngar çıkaran!
Yardım et! Yardım et!

Bir Yusuf Masalı’ndan bahsetmeliydim mesela.
Naat’tan, Münaacat’tan ya da. Bu nasıl bir aşk? Bu nasıl bir masal? Söyleyin ey şair, diye haykırarak belki de. Çekiniyordum ama. Zaman durmadan akıyordu. Çıldırmamak mümkün değildi-mübalağa burada işimize yaradı-, fakat sebat ettim. Direndim… Aklımdan geçenleri söyledim.

Anlat:
 Bu bir Yusuf Masalıdır de.
Bunu söyle ve fakat
şunu da sor
Yusuf’un Masalı neden
Yusuf’la başlamıyor.’’

N’oldu bilmiyorum ama lise edebiyat kitaplarında bile görülmemiş bir mübalağa dilimden fışkırdı. Şuan bunları yazarken bile kahroluyorum, nasıl yaptım böyle bir saçmalığı, ahmaklığı diye. Haddimi aşmama sebep olan o söz sanırım şöyleydi: Eğer Kur’anı Kerim Türkçe indirilseydi. Bu şekilde olurdu-İsmet Özel’i tartıştığımız bir günde kıymetli bir arkadaşımdan dökülmüştü-. Dedim. Bütün kutsanmış, afili kelimelerle hem de. Kelimeler işte bazen başka anlamlara da geliyor-muş maalesef. Ve tekrar şair konuştu: Evet. Mübalağa etmiş arkadaşınO benim müsveddelerim, deyince suratıma ateşten bir şamar vurulmuşçasına tarumar oldum. O ise kelimeleri dizmeye devam ediyordu: Sadece bir defa bastım. Üzerinde çalışıp tekrar yayınlayacağım. Artık söz söyleme hakkım yoktu. Mevzuu çevirmekten başka çarem yoktu, ancak bu da mümkün değildi o şartlarda.

Fark ettim ki yolun sonuna gelmişiz. Yorgundu bakışları. Ürkütücüydü. Romanlarda, filmlerde, hikâyelerde rastladığımız o kahramanlar misali parktaki pespaye bir bankı işaret ederek: Ben şimdi burada biraz dinleneceğim, demesiyle her şey alaşağı olmuşçasına devrildi zihnimde. Bu cümlenin Türkçesi artık başımdan git demekti. Ve  iblis. Durma. Hadi sen de git onunla dediyse de dinlemedim; çünkü daha evvel
‘’Hiç deneme
Cibril’i düşünmeden
Asla yaşayamazsın’’ 

diye haykırmıştı Şair. Elimi uzatarak vedalaştım ve sonra uzaklaştım. Uzaklaştı. Uzaklaştıkça küçülüyordu şair. Sonra kayboldu. Sonra. Sonra.
‘’Ah bu hep zaten böyle oluyor
İnsanlar tabiatı her zaman heyecana boğuyor.’’



Sonra…




şubat 2015

20 Şubat 2015 Cuma

Duvar




azınlık değilim
kimse sövmeye yanaşmasın ellerime
ama yalnız sanmayın ayaklarımı
hep çoğaldım siz yokken
hep kışkırttım ağzımın kenarını
ve aranıyorum

bu nasıl bir kışkırtı böyle
bu nasıl bir ihanet
hiç dinmiyor sancılarım
bir sebep gösterin gözlerime
şehirli olmasın
inandırın

anlayın demirci değilim
bıçkın bir delikanlıyım
körpeyim
suçluyum
hep eksik kaldı bir yanım
sakın yaklaşmayın
konuşun
sadece konuşun
neden yakışıklı doğuyor tanrılar
neden hiç öpmüyor annem dudaklarımdan
açıklayın


işte kalbim
vurun çekinmeyin
zavallı
sesim kırışıyor dişlerimin arasında
utanıyorum göğüslerinden öperek
bir kadının
ve kabul ediyorum
kırgınım gözümün içinde öpüşen piçlere
kızgınım

ne yapsam duymuyor kulakları kentlerin
buna alışın
çekin gözlerinizi artık
sığmıyor ellerim ceplerime
gelin söndürün lambayı
tenim terli
ve soyunun gözlerimin önünde
tik tak
        tik tak
                  tik tak
çünkü mecburum burada gebermeye
tik  tak
            tik



 TAK





Lacivert Dergisi Sayı 60       
       Kasım-Aralık 2014


27 Ocak 2015 Salı

''BÜTÜN HAYVANLAR EŞEKTİR''


”Ben pratik bir domuzum, fazla konuşmayı sevmem, o yüzden de az konuşup çok çalışacağım”

Hayvan Çiftliği adlı romanını duymayanınız yoktur muhakkak. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört alegorik/politik romanıyla tanınan George Orwel’ın o baş belası eserinden bahsediyorum elbette ki. Hayvan Çiftliği çağdaş klasikler arasına girmiş en önemli eseridir yazarın. Bu hepimizce malûm.



 Aslına pek huyum olmasa da kısaca konusundan bahsetmekte yarar var: Bir gün bir çiftlikteki domuz, eşek, at, köpek gibi hayvanların yaşlı domuz denilen Koca Reis tarafından çiftlik sahibi gaddar Bay Jones’un hakimiyetinden kurtulmak için provoke etmesiyle bütün zorluklara karşı ortaya koydukları özgürlük mücadelesi ve bu hakka sahip olduktan sonra da aralarında ne gibi entrikaların döndüğü anlatılmaktadır. Kitabın Can Yayınlarındaki arka kapağında da yazıldığı üzre 1940'lardaki "reel sos­yalizm"in eleştirisini yapar. Bunun yanı sıra dünya edebiyatında da hiciv türünün başyapıtlarından biri olarak kabul edilmektedir. Gene romanın arka kapağındaki nota istinaden Hayvan Çiftliği, bir masal anlatımıyla yazılmıştır; ama küçükleri eğlendirecek bir peri masalı değil, çarpıcı bir politik taşlamadır.


Asıl gelmek isteğim yere de gelmiş bulunmaktayım işte; çünkü okurken büyük bir haz aldığım bu nadide eser, bir tiyatro oyunu olarak karşımıza çıkıyor. Ve itiraf etmeliyim ki oyunu izleyip çıktıktan sonra ne kadar büyük bir eser olduğunu bir kez daha anladım. Şüphesiz bunda oyunun da etkisi olduğunu söylemem gerekir. Bakırköy Yunus Emre Kültür Merkezi’nde sahnelenen oyunu Emrah Eren yönetiyor. Bu kadar bahsetmişken sahnede devleşen oyuncuların isimlerini anmadan olmaz. Başlıca rolleri ise Alican Yücesoy(Domuz Napolyon:), Esra Ruşen, Cihan İnan Bekar, Ali Aziz Çölok, Esra Pamukçu, Sercan Yener, Gözde Ayar ve Levent Tülek üstleniyor. Kostümleri Sadık Kızılağaç’a, koreografisi Cihan Yöntem’e Işık tasarımı Yakup Çartık’a, dramaturjisi Ceren Ercan’a ait olan oyunun müzik direktörlüğünü Kıymet Berrak ve Çağlayan Çetin üstlenmektedir.
Yukarıda ifade ettiğim gibi gerek oyunculuklar olsun gerek de kostümler, ışık vesaire her şeyiyle gelenlere mükellef bir seyir keyfi yaşatıyor.


Buraya kadar amenna; ama bunun ikinci bir boyutu var anlattıklarımın. Oyunu seyrederken koltuğumda pek de rahat olduğumu söyleyemem. Hani bazen beyni kışkırtılır dayanamaz bağırmak istersiniz ya öyle bir ruh halinin içine saplanırken buldum kendimi. Sanırım sanat dediğimiz tam budur. Bizi yerimizde bile rahatsız eden yani. Size saçma geliyor olabilir bunlar. Hakkınız da var belki; ama merak etmeyin meçhul bir darwinistin penceresinden nazar etmenin vakti olmadığından kıyısından geçmekle yetiniyorum şimdilik, zira oyunu izlerken ansızın suratınıza alınca tokadı tökezlemeyesiniz diyeydi biraz da bu keder. Nihai olarak güç ezilenlerin (hayvanların) eline geçince de hiçbir şey değişmiyor, onu anladım. Değişen sadece kişiler oluyormuş meğer. Şartlar ve mekânlar bile hep aynı. Hayvan ya da insan bu fark etmiyor. Eşekler dışında tabi. 



Bu yüzden bütün hayvanlar eşektir. Son olarak, oyun afişinin son yıllarda gördüğüm en kreatif afiş olduğunu da söylemekte hiçbir beis görmüyorum. Ve adalet ve adalet. Bin defa adalet! Mutlaka gidin ve izleyin. Karanlığımızı aydınlatan bu oyunu izlemeniz için kaç sebebiniz olacak merak ediyorum. 
Ünlü tiyatro kuramcısı Grotowski ne demişti hep birlikte kulak verelim:

“Hiç seyircisiz performans olur mu ?
Hiç olmazsa tek bir kişiye gereksinim vardır!”

1 Aralık 2014 Pazartesi

Bir Katil Aranıyor



Bir pazar akşamı bir biletle ne yapılabilir sizce? 

Sinemaya gidilebilir. Bir konsere  ve/ya bir tiyatroya gidilebilir ya da bir bir trene binilip bir yerlere gidilebilir. Yani demek istediğim her şey yapılabilir. Dolayısıyla tercihimi ben tiyatrodan yana kullandım. Ama öncesinde gidip gitmeme konusunda da arafta kaldığımı söylemek zorundayım. Karar vermem gerekiyordu. Ya gidecektim ya evde oturup  keşkeler oturacaktım. Nihayet gitmeye karar verdim. Biletini aldığım oyunun adı: Katil. 




 ''Sahne Depo'' oyuncuları tarafından sahnelenen bir oyun. Konusu da kısaca şöyle: Şiddet kavramının toplumdan bireye mi yoksa bireyden topluma mı geçtiğini sorgulayan Katil’’ kelimesinin kadın, erkek aile üzerinden sosyal hayattaki karşılığı sahneye taşımaktadır. Buraya kadar herhangi bir sorun görünmüyor siz de farkındaysanız. Gayet güzel anlatılmış kâğıt üzerinde ve merak ettiğiniz için de gidip seyretmek istiyorsunuz. Sanata bir katkınız olacağından veyahut tiyatro sahnelerinin kapanmasını protesto etmek için de değil.  Zira sanat hep var olacaktır ve tiyatro sahneleri kapanmaya devam edecektir. İstesek de istemesek de. Durum aynı ile vâki ama.  Umut ve hayal kırıklığı aynı yolda ilerlerse de çoğu zaman tarih böyle tekerrür eder. Ne yazık ki.

Asıl sorun şuradaydı: İzlediğim ile biletini aldığım oyun birbirinden alakasız bir vaziyet içinde başladı. Öyle ki acaba son anda oyunun konusunda bir değişikliğe mi gidildi diye düşünmeye başladım. Ta ki oyunun bir yerinde ‘’katil’’ lafı geçinceye dek. Evirip çevirmeyeceğim lafı, berbat ve ucuz bir oyundu.  Kendimi ilk defa aptal yerine koymuş gibi hissettim bir tiyatro seyircisi olarak. ‘’Kadınlara uygulanan şiddet’ten toplum olarak hepimiz haberdarız ve kınıyoruz da bunu. Karşısındayız illetin. Amenna. Fakat böylesine hassas bir konu ancak bu şekilde istismar edilebilirdi. Tiyatro eleştirmeni olmaya ne hacet, tiyatroyla az buçuk ilgilenen birçok kişi vahim durumu görürdü zaten. Tiyatro kursiyerlerinin- ki kursiyerlere haksızlık yapıyorum şuan- sergilemeyeceği oyunculukları konuya dâhil etmiyorum bile. Oyunun samimiyetsizliğini yazanın ve yöneten’in kafasındaki dağınıklığa bağlıyorum, ki yazan ile yöneten aynı kişiydi. Zorlama yapılmış espriler bir yana, sanki prova yapmadan sahneye çıkmış gibiydiler. Olur mu böyle, böyle olur mu? O an mizahla ilgilen bir dostumun şu sözünü hatırladım: Cahil güldürür ama komik değildir. Komik duruma düşer'' -Daha vahimi sahnedekiler güldüremediler de. 

Anlamadığım şey ise, oyun başladıktan ''10 saniye'' sonra nasıl olur da bir insan çıkmak ister? İster. Bal gibi de ister. Ben de çıkmak istedim çünkü.  Önlerde bir yerde oturmasaydım çıkardım belki ama, seyircileri rahatsız etmemek adına bekledim sonuna kadar. Çok eskiden. Eskiden. Kötü performans sergilen oyunculara domates, yumurta atılırmış. Eskilerin bir bildiği varmış gibi buna ihtiyaç duyuyorlarmış. Ve inanın mübalağa etmiyorum, bir saati aşkın süre nasıl dayandım gelin bir de bana sorun. bir de oyun iki perde olmasına rağmen, tek perdeye indirmişlerdi. Onlar da farkında olmalıydılar bu performansın. 

Bir dizi sahnesinde yaşanmıştı,  bir adamdan gizli bir bilgiyi almak için kendisini sandalyeye bağladılar. Bilahare Popstar Ajdar’a ait bir şarkıyı dinlettiler. Tabii işkence olarak. Adam daha fazla dayanamadı tabii ve itiraf etti. Sadece buydu. Nihayetinde saf ve temiz düşüncelerle yazılmış olması- ki öyle düşünmek istiyorum- hiçbir şeyi değiştiremez. Kötü oyun her zaman kötü oyundur. Zira sosyal bir proje falan da değildi. Peki çok duyarlı oldukları için miydi bu konu seçimi? Bilemem. Gerçek olan bir şey var: Gündemdeki sıcaklığını her daim muhafaza eden bir konu  olduğuydu. Zira çaresiz kadınları yalnız bırakmamak adına, orada bulunmak ister vatandaş; çünkü vicdanlarını bu şekilde rahatlamaya giderler çoğu zaman. Ellerinden geldikleri bu olduklarını düşünürler. Haklılar da. Son olarak, oyunu eleştirmek için, bir şeyler olması gerekirdi, o yüzden bu bir eleştiri yazısından çok bir uyarıdır gitmeyenlere!






                            Kasım 2014

25 Ekim 2014 Cumartesi

Sonsuzluk ya da Narkissos




Sonrası bizden uzak ya da yoktur sonrası pişmanlığın. Bir ihtimal. İhtimaller can sıkıcıdır bilirsiniz. Bilmekten başka seçeneğiniz de yoktur belki de. Belki’lerin arkasına sığınmak çoğu zaman bize iyi geliyor da olabilir. Kaldı ki kesinlikle bu böyledir demek işin cılkını çıkarmak olur.  Kesinlik, bu kadar kasvetli olmasaydı eğer, başka konuşabilirdi dilim. Düşünüp kahrolmak da hiçbir fayda sağlamıyor ruhuma. Yersiz espriler yapmaya çalışmak da hafifletmiyor âraf azabını. Bir cevabı vardır elbet sorularımın. Öncelikle insanı, yani kendimizi tanımalı. Kendini bilmezlik bahtsızlığı büyümemeli beynimizde. Tanrı’ya inanmak bu kadar zor muydu eskiden? Merak ediyorum işte. Öyle sanıldığı gibi inanmak sorunları ortadan kaldırmıyor. Sorular hep artıyor. Cevaplarsa çoğu zaman tatmin etmiyor. Tam da keşke deme’nin vaktidir. Daha neler bekliyor bizi, yaşarken çıplaklığıyla göreceğiz. Çünkü görmezden gelemeyeceğimiz ayıpların müşahitleriyiz. Bana inanmak zorunda değilsiniz. İnanmak dişlerimi de gıcırdatıyor. Gıdıkla; ama sırıtma. Sırıtmak, irsi bir hastalıktır. Bunu bilmeseniz de olur. Hesabımızı ortaya döksek hepimiz haklı çıkacağız. Hepimiz kimler oluyor, işte asıl bu soruya cevap aranmalı. Kim dahil değil bu suça? Eksilen kim? Eksik olan ne? Neden hepimiz? Daha nereye kadar aklımızın yerinde olduğunu fısıldayacağız kalabalığın kulaklarına. Biri sustursun ulan beni! Demeyeceğim. Konuşmak istiyorum. Konuşmak; ama yalansız. Kulaklar ile gözlerin toplamını, neyle çarparsak gördüklerimizin ve duyduklarımızın oranı çıkar? Çabuk söyleyin. Hayır sarhoş değilim. Günah işlemenin yan etkisi nedir?

Geçici bir istirahat vermek istiyorum ruhuma:

Bugün bayram. Günlerden cumartesi. Ben ve komşular. Ben içeridekilerden, komşular dışarıdakilerden. Sabahın erken saatleri. Biri uyandı. Birileri neden hâlâ uyanmadı hiçbir izahı yok elbette. Ziller anonim kişilerce tekmeleniyor bazı sıralar. Soran yok. Kim o diyen de kaçtılar. Fakat aklımı zehirli sorular meşgul ediyor. Yüklemi sonda olan cümleler kurmak için kendimi yırttığımı kaç kişi biliyor ki? Böyle sıhhatli konuşmak istiyorum işte. Ne dediğimi anlamaktan yoksun kalmak. Berrak. İşim yazmak ne de olsa. Dağınık kalsın mesela sokaklar. Kadınlar ben konuşurken de konuşsun imanın şartlarından. Bugün kaç kişi öldü, hepsinin günahlarını günahsızlar alsın boynuna. Ne çıkar ki aldatmaktan. İnsanız, hakkımız değil mi?


İç sesler: ‘’Laf.’’

 Lafla günahlarımız azalmıyor işte. Günah işlediğimi görüyorum rüyalarımda. Peşimdeler sanki. Cinler. Cinleri kabul etmek işime yaramıyor. Anlıyorum. Korku deseniz arka bahçede bir yerlerde gömülü bekliyor sanki. Karanlıkta bedenlerimize değen gölgeleri yarıp ışığa doğru koşuyoruz. Dan. Dan. Dan. Dilenciler cirit atıyor ha bire meydanlarda. Bayramın halası geliyor Gavur memleketinden. Gavura gavur denmemeliydi. Büyük suç tekrar dirildi. Dini: tanrı biliyor. Uçaklar rötar yapıyor havasızlıktan. Hacılar işsiz kalıyor sabah sabah. Kurban kesmek artık caiz değil bu topraklarda. Vakti geçti.

İç kalabalık: ‘’Öldü! Öldü! Valahi de öldü’ğünü yazıyor. Bu haber başkaydı.’’

Saçma. Oturdum bankın üstüne. Bankalar kapalıydı. Kuşların beyne ihtiyacı yokmuş. İnsan kanatsız da güzelmiş. Kadının adı ne zaman zamir oldu hiçbir fikrim yok? Türk din kurumu ne zaman özerkliğini ilan edecek? Gençler bekliyor. Özgün latifelere hazır değilim henüz. Bağımsızlık olsun, kabulüm. Ayağa kalktım. Yürüdüm. Böyle başlıyordu bazı romanlar, bazı hikâyeler, bazı kavgalar. Çalsın o zaman zurnalar. Oynasınlar romanlar. Romalılar roman değilmiş. İyi halt yemişler. Kelime fetişistliği yapmak denir buna.  Kayalıklarda tek ayak üstünde duran martılar, bayat simitleri kemiriyor. Bu iyiydi galiba. Galibiz en sonunda. Kovduk zındıkları hamamlarımızdan. Haremlerin güvenliği benden sorulur, ey mü’minler! Deniz ve mehtap sordular seni neredesin. Nerdesin saadet? Bakma bana öyle. Şehirlere bombalar yağardı, ben geceleri dolaşırdım. Menfaatim aşktan yana yok. Hakikat kuldan gizlenilmez!..

Öteki ben: ‘’Kestik.’’


Kesmesine kestiniz; lâkin yalanı da günahtan ayırdık. Eşrefi mahlûkatız. Sapık düşüncelerden muaf mıyız, henüz doktor damlamadı yanımıza. Yarından sonra balkan kışları kapıya dayanacak. Halimiz duman. Yak bir sigara. Oh ne âlâ. Çek bir fırt. Sigaramın dumanı dam üstünde oynaşır. İzmaritin üstüne dudak izleri. Kızıl. Aynı renklerin iç güdüleri. Bana sorsan dur derim, gidenin cezası asılı duruyor askıda. Bir şarkı söyle: Bir kadın tanıdım. Sonra yabancılaştık birbirimize. Şarkıları ezber eden kaç pezevenk kaldı bu diyarda? Tevellüdü kaç iblisin? Elleri, ayakları çapraz olarak kesilsin. Gözleri oyulup çıkarılsın...Emir uygulansın. Bu sözlerin doğruluk payı var mı? Sırası değil bardak tokuşturmaya. Kadehte duran su değil şaraptır. Kırmızı. Üzerimde fenalık getiren fenâfillahların mendebur bakışları. Kerrat cetveline lafımız mı oldu herkesin imanı soyulmaya başladı? Böyle bir şeydi işte. Önce geldim. Sonra ellerimde kum taneleri denizi tekmeliyorum. Nasıl yaparsam öyle doğrulur kemiklerim? Bu saatten sonra kendimi anlatacak değilim. Yazdıklarımın ne kadarı beni ilgilendirir? Deliler geliyor hatırıma. İntihar eden deliler uykumu kaçırıyor. İntiharı düşünmedim değil. Ölümü de düşündüğüme göre o halde sorun da yoktur. Aklımdan geçen o kadar sakat düşünce var ki, anlatırsam toprak kabul etmez bedenimi. Diyelim ki ayakkabımın üzerindeki karıncayı avucumun içine aldıktan sonra öldürdüm. Eğer kurgusal bir metnin içinde geçmiş olsaydı sadece okur geçerdiniz bu satırları. Peki gerçekten öldürdüm deyip sizi biraz daha kışkırtsam. O zaman düşünürdünüz, sövülmeyi hak ediyor mu diye bu cani. Hata kendi suçunuzu hafifletmek için dava bile açardınız. İyi de hiçbir kurban masum değildir denilmemiş miydi? Yalan bilginin kurbanıyım ben de. Suçlu ben değilim, O. ‘’O’’ ise içimizde bir yerlerde. Kuşkuluyuz.  Fakat hiçbir ‘SÖZ’ söylendiği gibi değildir. Baştan sona kadar saçma geliyor olabilir size. Uydurulmuş sözler misali. Bir şey daha itiraf etmem gerekecek: daha henüz öldürmedim. Zaten böyle bir düşüncem de yoktu. Sırf bir şeyler yazmak adına kâğıdı dolduruyorum. Bu da yalan. Mesela bu metin önce öykü olarak yazmaya başlandı; sonra vazgeçildi. Keyfimin kâhyasıyım. Siz ne derseniz kabulüm yine. Bir itiraf mektubu desem kaçınız inanacak ki zaten? Hayat öylesine acımasız ki. Günde onlarca çocuk göçüp giderken sessiz kalırız da, bir karıncayı aranızdan çekip köşeye attığım için taş yağmuruna tutarız.  Sizi anlamak gerçekten zor sevgili okur. Size nefret ettiğim filmlerden de bahsedebilirdim, ama korkulur sizden. Ama içimdekileri de söylemeden edemiyorum işte. Takdir sizin. Ve fakat kimin suçlu kimin ahlaklı olduğu dışında ödevlerimin. Tanrı sonsuzluktur. Görmüyoruz. Sadece inanıyoruz.







ekim 2014