12 Ocak 2022 Çarşamba

Dedi: ''Seni Seviyorum Türkiye''

 

Vakti geldiyse dile gelecek olan söz, kendine bir yol bulur. Ne kadar tutarsan tut. Dile gelir. Başa gelmenin bir diğer adıdır bu aynı zamanda. Başımıza geldi ve sevdik. Bu yüzden ’Seni Seviyorum Türkiye’’ oyunu üzerinden sarf edeceğimiz her söz, bedenimize yönelteceğimiz okkalı bir yumruktur. Altında nefes almayı zul bildiğimiz gökyüzünü iğneleyen bu oyundan hasarsız çıkmak ne kadar mümkün peki? Üstümüze neyin yağacağını bilemediğimiz bir telaşla bekliyoruz olacakları. Suçumuz neydi böyle? Kaçmak istediğimiz uzakların bize yakınlığı korkularımızla ölçülür mü? Yaşanmışlıklarımızı ararken acı duymaktan kendimizi alamadığımız sıradan bir duygudan bahsediyorum. Kaç defa tekrarlayacağız sevgimizi ve fütursuzca daha ne kadar nefret edeceğiz yakınımızdakilerin bakışlarından? Sevmek zorunda değil hiç kimse, ama gitmek zorunda değil elbet.

 


Ceren Ercan’ın kaleme aldığı ve Yelda Baskın’ın rejisini gördüğümüz bu oyunda neye dokunabiliriz ya da oyun seyirciye nasıl göz kırpıyor? Telaşa mahal var ki bu oyunu üç defa izleyerek mutlak bir memnuniyetle dilime gelecek cümlelerin hesabını veriyorum kendime. Odamdayım ve oyundan taşan hiçliğe (öyle bir hiçlik) çeviriyorum yüzümü. Küpünden taşan kelimeleri olabildiğince koruyarak ne denli yol alabiliriz? Şöyle ki, İstanbul’un arka yakasında meçhul bir çamaşırhanede geçer oyun. Yolu orada kesişen beş kişinin hayatlarındaki dikenlerin saplanışı ve buradan kurtulma izdüşümüne odaklanmış durumda. N’olursa olsun kapağını biz açamayız.  Kimsiniz ve nesiniz? İki soru. İki özne ve iki yol. Oyun kişileriyle birlikte seyirci de aydınlanıyor. Bir bakıma bize bir sesleniş var. Güncel yaşantının içinde umudun çırpınışı hakim. Yazarın geçmişin kirlerini çamaşırlar üzerinden metaforik bir anlatıma başvurması var olan gerçekliği iyice kırıyor. Dolayısıyla oyun, didaktik olmaktan da çıkıyor. Akla gelen soruların cevapları alıyor kendini zihinde. Bununla beraber, yan hikaye olarak aynı evde yaşayan iki arkadaşın birbirinden ne kadar bihaber yaşadıkları gerçeği sıyırıyor kirliler arasından. Hiçbir şey hayat kadar ironik olamaz. Her ikisinin de hemhal oldukları korkular ve köşeye sıkışmışlıkla beraber kedi ve köpek dönüşümüyle zirveye çıkıyor. Hav ve miyav. Biz buysak onlar daha fazlasıdır. Belki de insan postu bu iki bünyeye fazla gelmiştir. Gözlerimizi oyunda olmaya devam ediyor. Oturduğumuz yerden sadece izlemiyor, orada olanlarda kendimizi dikizliyoruz. Evet bizler en az onlar kadar vahşi ve insanız!

Ve artık karar verme zamanı geliyor. Başka bir ülkeye sığınma telaşı başlıyor. Ama üzerlerindeki elbiseleri değiştirerek bunu yapmaları gerek. Sahnede ve seyircinin karşısında. Beraber yürüyor ve beraber tepki veriyor seyirci. İnteraktif bir çizgide ilerleyen oyun burada iyice belirginleşiyor. Zira seyirci, ülkeleri temsil eden birer kurumdur artık. Sorulacak soruların cevaplarından korkmuyoruz. Nereye gittiklerinin bir anlamı muhakkak var: bunda en başka korku ve herkesin payı olduğu hakikat. Gene de oyun kişileri çamaşırhaneden çıkmadan önce kim olduklarını bilmeleri gerekir. ‘’Seviyorum. Seviyorum. Seviyorum’’ diyen hiçbir korkak hakikati bulamaz. Bunu diyoruz; çünkü tam da kastımız budur. Aslında bu vatana ihanet edenlerin başında vatanseverler gelir. Öyle de kof bir çıkmaza çıkıyor bu tünel. Karanlık ama ışık gelene kadar ateş yanacak. Kulağımızı hakikate kapatamazlar zaten. Çamaşırhanede gerçekleşen bu çarpışma, karakterlerin üstündeki tozu süpürüp alıyor gözlerimizin önünden. Artık yabancısı olmayan bir mekanın içinde kendilerini açıklamak ve aydınlatmak zorundalar. Yoksa kapalı bir kapı ve herkesten şüphe duyan histerik bir çamaşırhanenin içinde hiçkimsenin güvende olduğunu söyleyemeyiz. Mekan sahibinin konumu bulanık bir halde çıkıyor karşımıza. Kullanılan dilin ikna ediciliği tatmin edici değil ne yazık ki. Potansiyel suçlu olarak görülen diğer dört arkadaşla birlikte aynı yolun yolcusu olacak kadar saçma bir durumun içinde buluyor kendini. Bu bir bakıma seyircinin gözlerine tutulan şüphe çığlıklarıdır. Burada hayatın kendisi bir sahnedir ve oynayanlar bizleriz. Ne kadar derin derin deşersek o kadar sığ buluruz duygularımızı. Hakikat elbet bir gün karşılarına çıkacaktır, ama kendini kaybeden bir hakikat olmayacağını kim bilebilir ki? Sahne tasarımındaki sadelik karakterlerin ruhsal bulantılarıyla doğrusal bir orantı içinde olduğunu inkar edemeyiz. Kostümlerin renkliliği, ışıkların raksıyla birlikte amansız bir şölene dönüşüyor. Şölenden kastımız eğlence değil, bizatihi mecburiyetten doğan bir çaresizliktir. Hayat damarlarından geçen kan gibi, akışkan ve yaşamsal. Hayata ironik yaklaşımın ötesinde var olan uyumun nüvesini meydana getiriyor. Dramatik bir çizgide ilerlemek yerine epizodik bir yapıyla ilerleyişi ve sahne geçişlerinin keskinliği gözlerimizde o meşum transı ortaya çıkarmayı başarıyor. Tek perde olarak hayatına devam eden oyun, eylemin/hareketin yoğunluğu sayesinde seyircinin dikkatinin dağılmasını da engelliyor. Karakterler zaman zaman seyirciye burada kalın, fazla derinlere dalmayın; çünkü burada olan burada kalmaz der gibi çizgiyi bozmaları, seyirci için de beklenmedik bir coşkuya dönüşüyor.

Aradaki iletişimi belirgin hale getiren şüphesiz oyunun bütünselliğidir. Yabancılaştırma efektinin amaca hizmet edip etmediğini böylece bir kez daha anlamış oluyoruz. Özellikle oyun kişisi, Alican Yücesoy’un nevi şahsına münhasır duruşunun buradaki katkısı unutulmamalı. Hakikat ile kurgu iç içe girmişçesine sarmal bir evreye dönüşüyor. Yazarın bu vesileyle seyirciye/okura doğrulttuğu ışıktan gözlerini kaçırması mümkün olmuyor.. Bazı iyi oyuncular o güzel atlarına binip daha gitmediler. Henüz. Hep deriz ya Türkiye’de sağlam tiyatro metni bulmak güç. Hep derler. Gençlik oyunu bulmak içinse müneccim olmak gerek. Yazılamadığı için bulamıyoruz derdinden öte, inanmıyoruz ki yazabilelim ya da yazılanları bulabilelim. Haklı bir eleştirinin kıyısında değiliz artık. Bilahare kendimizi haklı çıkarmak için amansız bir heyecanla var olan metinleri yerin dibine sokmaktan geri durmayız. Kabul edelim ki boşa kürek çekmeyi geride bıraktık, kürek çekenleri engellemek yerine bizi almalarını bekledik. İnananların inançlarından vazgeçmeleri için kahretmek de kof bir başkaldırı olur. Neyse oyunculara geldiğimiz de hepsine ayrı köşeli bir parantez açmak gerekir. Bu aynı zamanda oyun kişilerine yöneltilen bir eleştiridir. Başta Defne... rolünü adeta yaşıyor diyecek halde değiliz. Gerçi bu sadece bizim için değil, ta Stanislavki için de bir mesele. Derdimizin kökeni nasırlıdır. O yüzden yaşayarak öğrenme ya da rolü yaşamak diye bir safsata olamaz, olursa da o hastalık olur, hastalıklar da uzmanların meselesi. Yok yok tam olarak bu değil.  Gene de duru bir oyunculuk. Gerçekten çocuğu evde bekleyen bir anne korkusu sarmıştı bedenini ve her dakikasında gördük orada. Komik ama gerçek. Bir süre sonra bu mel’un korku unutuldu ve başka bir rahma girdi. Dikkat, burada mübalağa sanatı kullanılacaktır! Alican Yücesoy. Yakın, çok yakın bir zamanda ‘’Küçük Şeyler’’ filminde gösterdiği performansla Antalya Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü aldı. Dolayısıyla kendisi hakkında söyleyebileceğimiz her kelime performansının yüceliği üzerinde olacaktır. Konu burada dağılmaya müsait. Evet. Kendine has bir duruşu var sahnede. Sarı saçlarından kendisi sorumlu olmasına rağmen seyirci ile arasındaki mücadele o kadar hassas ve yerinde ki rahatsız etmeyen o esrimeyi oradan çekmeyi başarıyor. İyi olan hep estetik değildir ama. Takmış olduğu o önlüğün oyun hizmet ettiği bir şey varsa o da sadece komik olduğudur. Grotesk bir hal aldı diyemeyiz. Kendisini dizi ve sinema filmlerinden önce tiyatroda defalarca izlemenin hazzı var üzerimizde. Ne kadar seyredersek o kadar bizim. Dikkat. Abartıyorum; çünkü gerçek, der, Pasolini. Emre Koç’un enerjisi ise o kadar yüksek ki yaptığı her mimik her jest tam isabet hedefe ulaşıyor. Bedenini amansız bir baletin gestusu gibi adeta raks edercesine sergiliyor. Bu rol için biçilmiş bir kaftan. Ha hi ho. Evet o ‘’boku’’ en iyi o temizleyebilir. İnanıyoruz. Dürüst bir oyunculuk. İrem Sultan ve Damla Karaelmas’ın performansı aynı şekilde oyunun kendisini konumlandırmayı başarıyor. İrem Sultan’ın zaman zaman göze batan abartılı çıkışları ister istemez göze batıyor.  Birkaç defa izlemiş olmanın getirdiği bir hakla bunu söylemek suç olmamalı. Derinliğin sancısı ağır, düşüncesi daha da ağır. Seviyorlar ve.

Oyunun asıl üzerinde durduğu mesele tam anlamıyla bu olmasa da, bu. Yaşadığı dönemden veya yaşadığı ülkenin koşullarından korkan bireylerin kendilerine bir başka ülkede yeni kim bulmak için yola çıkıp çıkmamasının sorumluğu var. Sonuç olarak, korkuyorlar ve gitmiyorlar. Bir bakıma bize dikte edilen de budur. Yan karar veren yazar oluyor. Bize bekleyen ise aynı korku aynı ülke. Bunlarla mücadele edecek olan gene biziz.  Biz kimiz? Çok da önemli değiliz. Metin bize umut vadediyor mu, evet. Ama umut çok uzakta. Gelgelelim, ne demiş şair: toparlanın, gitmiyoruz.

 


                                                                       **

not: Fotoğraflar, Bakırköy Belediye Tiyatroları resmi internet sitesinden alınmıştır.


 

Hangimiz İstanbul’dan Daha Güzel

 




  

  ‘’Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin’’

 

Kaybolsak da bilirdik her sokağın denize çıktığını, onu göremesek de. Gene de şaşırmadık denizi görünce. Sonra kalabalıklar. Çıplak ayaklar. Asık suratlar. Hipermetrop gözler ve uzun gölgeler. Birbirimize çarpa çarpa ilerlerdik O denli sevdik ki bu şehri ne çeksek bize müstahaktır. İstanbul’da yaşayıp arabesk dinlememek olmazdı tabi. Yıllar ve aylar sonra günleri kovaladı. Köprüden geçti gelinler. Geride ne kaldıysa onunla yetinip öylece kalakaldık bahtımızla. Bundan işte bir sabah o yorgun düşlerden kalkarken yazdıklarımıza, yaşadıklarımıza ve çektiklerimize müthiş bir arabesk ve nostaljinin saplandığını fark ettik. Nedeni belliydi, geçmişte yapamadıklarımızda kalmıştı aklımız. Sözcükler ağzımızdan fışkırıyordu fışkırmasına da düşlerimiz masallardan içeri bile alınmıyordu. Yoksa böyle bir yer yoktu da biz mi inandık öyle olduğuna? O iş öyle sandığımız gibi değilmiş meğer. Aslında hiçbir şey sanıldığı gibi değildir. Hakikat hep başkadır çünkü.  Sular yatağını bulmaya çoktan çıkmıştı. Köprü birken iki oldu. İkiyken üç oldu. Üç yeter mi bilinmez. Altına raylar döşendi boğazın. Gürültüler. Tarihler. İskeletler. Dördüncü padişahlar. Tamahkâr müteahhitler. Depremler. Bir boran gibi vurdu geçtiler sahilleri. Eskilerin ayağı takılıp düştü. Yenileri yapıldı. Gökyüzü, maviden çok kum ve paslı demir kokuyordu artık. Değişen dünya bir daha değişiyordu.

                       


Bu anlatı boşuna sarf edilmedi. Burada dokunmak istediğimiz kendi kişisel tarihimizden çok geçmişimiz.  Bize bu uzun girizgâhı yazdıran ‘’Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin’’ oyunudur. İyi de oldu. Geçmişin kuyruğundan tutup kendimize çektik biraz. İBB Şehir Tiyatroları’nın repertuarındaki yeni oyununu Sultan Gazi’deki Hoca Ahmet Yesevi Sahnesi’nde izleyebildik. Oyun, bir ailenin içindeki üç kadının ( anne, kız ve büyük anne) ağzından katmanlı bir şekilde anlatılıyor. Oyun, cevapları zor olan üç soruyla başlıyor. Belki de zor olan sorulardır. Bu sorular aynı zamanda oyunun çerçevesini oluşturur. İlk soru da şuydu:

‘’Hiç bu kadar deniz olup da bu kadar az yosun kokusu alan başka bir şehir daha var mı acaba?’’

 Yer yer güldürerek, zaman zaman daha da güldürerek. Seyircinin yüzünde kırık bir gülümseme işlemeyi de ihmal etmediler.  Tam burada annemizin bizi eksik anladığı, babamızın bizi çok erken bıraktığı, sokak köpeklerinin havlamalarından neden korktuğumuza kadar gitti hafızamız. Kısaca toplumsal belleğimizi yoklayan bir oyundan bahsediyoruz. Belleğimizin bizi sürüklediği yer biraz da ‘nostalji’dir. Daha oyunun başında çalınan şarkıdan hangi trene bineceğimiz anlaşılıyordu aslında. Bu arada gerçekten nostalji meşum bir şey mi onu sormak gerekir?

Üç kadının işaret ettikleri geçmiş bugünden daha iyi olduğundan değildir. En azından öyle düşünüyoruz; çünkü bize aktarılan o geçmiş daha kolay anlaşılabildiği ve daha bilindik olduğundan bugünün gürültüsünden bunalan biz seyirciler için de bir sığınağa dönüştü, bir bakıma bugünden sıkılan biz bireylerin kaçışı oluyor. (Ata Sağıroğlu, s. 9) Şöyle ki nostaljinin kavram olarak anlamına baktığımızda dahi buna benzer bir kaçış’a rastlarız. ‘’Değişime karşı duyulan korku sonucu geçmişe sığınma duygusu, geçmişseverlik, gündedün.’’ https://sozluk.gov.tr/ E. Tarihi, 24.11.2021). Sadece bu yönüyle bile olsa oyun kendisinden bekleneni çokça veriyor. Zaten seyircinin isteği de bu yönde gibidir. Bize olanları, geçmişte yaşananları anlatın, der gibi. Danışıksız bir dövüş misali. Burada esas olan o üç kişinin özlemini hatırlatmak da değildir şüphesiz, seyircinin kolundan tutup o zamanki evine yani özlem duyduğu geçmişine götürmektedir gayeleri. Hatta aşklarıyla gittikleri mekânlara duyduğu özleme inceden bir gönderme yaptığından derinden ah çekişleri de bu yüzden. O an Kanıt bulmak zordur belki; ancak hepimizin üzerinde anlaşacağı bir durumdur bu. Açıklanamaz ve dilce ikrar edilemez hassas bir meseledir. Belki de oyunun büyüsü de buradadır. Kız anlatır, anne teyakkuzda bekler. Büyük anne de hafızasını kaybeder. Aslında şuan hepimiz hafızamızı yitirmiş, yani alzaymır olmuş durumdayız. Artık kaçamıyoruz bundan, kaçmaz istesek de yakalanıyoruz zaten. Eskiden yaş alarak paçayı ele verdiğimiz bu meşum hastalık, artık doğar doğmaz o hastalığa yakalanıyoruz. Buna sebep olan zamandan o püsküllü efendilerdir. Ah ulan İstanbul ve yaşlı masal kadınları.

 Kronolojik bir sıralamayla anlatı ilerliyor gibi görünse de olaya şahit olanlar farklı zamanlarda yaşayan kişiler olduklarından zaman mefhumu da değişiyor. Çatışmanın olduğu kısım da burası zaten. Anneden başka dinliyoruz, kızdan başka, büyük anneden daha başka. Bir başkadır içişimiz.

Buraya kadar her şey olması gerektiği gibi görünse de ‘’Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin’’ bugün izlediğimiz bir Yeşilçam filminden aldığımız hazdan daha fazlasını sunuyor mu diye ansızın bir soru geliyor. Gerçeklerin acı olduğu gerçeği bir kez daha zuhur ediyor. Sanki sadece acıklı; ama trajik olmayan hikâyesini dinliyor gibi oluyoruz üç kadının. Süslü tirat atmaktan daha başka şey bu. İnce bir sızı bırakacak kadar gerçek. Bu ince sızının da melankoliğe yol açtığını söylemekte de bir beis olmamalı.  Peki ya sonra?



 ‘’Kişinin yaşadığı döneme ve bununla ilgili geleceğe karşı olan karamsarlığı ve tedirginliği, onun daha iyi olduğuna inandığı geçmişe tutunmasına neden olmakta ve nostalji birey için kaçış imkanı sağlamaktadır.’’( Aktaran, Lekesiz - Orta, s. 80) Yukarıda değindiğimiz meseleyi destekler nitelikteki bu dipnot üzerimizdeki yükü bir nebze de olsa hafifletiyor. Belki de melankolik olduğumuz için nostaljiye ihtiyaç duyarız ya da bunun tam tersi, bilemiyoruz. Peki melankolik olmadan geçmişe özlem duyabilir miyiz? Geçmişle bağını koparmak isteyen bizler daha sonra şimdide sıkıştığımızdan geriye dönerek geçmişe sığınmaya çalışırız. (Bilgin Erdoğan, s.11).

 Daha ileriye gidecek olursak, geçmişe giden yolda olmak bile bireyi hazza ulaştırır. Bunca yaşantıdan sonra unuttuğumuzu sandığımız şeyler meğer hafızamızdan hiç silinmemiş derken buluruz kendimizi. Kaldı ki silmek için gayret de göstermemişiz. Zira bir ev yıkıldığında bir akrabamız veya bir arkadaşımızı kaybetmişçesine sarsılırız. ( belki lüzumundan daha fazla). İnsan bir cana kıyamaz öyle gelişine, ama bir taşa neden balyozu domuzuna vurur, bunu sorarız kendimize?

 Bu denli korkup yaralarını örtmek için eskiye/geçmişe sığınan başka toplum var mıdır? Ben bunu yıkarım. Ben bunu yakarım. Yıkıyoruz. Yakıyoruz. Yerine başka taşlar konuyor belki; ancak aynısı olmuyor, değişen şey dönüşmüyor. Tanımadığımız, bilmediğimiz şeylerle boğuluyoruz. Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin’de dinlediğimiz benzer bir hikâye ve susuşlar bize bunları düşündürtüyor işte. Bir anlatı da diyebiliriz buna. Anlatı deyince öyle tek düze, maval okumaktan bahsetmiyoruz. Kullanılan dekor sözcüklere karşılık veren cinsinden çünkü. Sahnelemenin dikkat çekici yanlarından biri de oyuncuların oturdukları sandalyelerden hiç kalkmadan bu anlatıyı yapıyor olmalarıydı. Sözcükler birbirine çarpmadan, anlaşılır bir vaziyette dökülür ağızlarından. (Şeyma Bilgin Erdoğan, s.11). Eğer başka yerde yaşamış olsaydık anlatımız nasıl başlardı acaba?

 Volkanik bir dağdan fırlayan lavlar gibi sıcak ve tahrip edilmiş hissediyoruz bedenimizi. Bedenimizin düştü yer de İstanbul. Üç kuşak İstanbullunun ortak hikâyesi de muhakkak İstanbul olacaktı. Öyle de oluyor. Yıkılan binalar. Kumpirci ve değinilmeyen onca yer artık yoktu. Anlatıcıların arkasında ahşaptan yapılmış bir silüet. Camiler. Galata kulesi. Binalar. Ayak ucunda inşaat malzemeleri üç kadının başında ağıt yaktıkları bir mezarı hatırlatıyordu. Şimdi ki İstanbul, tahrip edilmiş bir mezarlıktan başka neyi çağrıştırıyor ki? Hangi yöne adım atsak kum veya betona çarpıyor gözlerimiz. Ayağımıza batan çivilerin akıttığı paslı kanın nereye aktığını biliyor; ama çare bulamıyoruz. Ayağımız sağlam da olsa gözlerimiz kangren olmuş durumda.  Neler oluyor bize? Sahi İstanbul’un herkesten güzel olduğu zamanlar artık geride mi kaldı? Tepeden baktığımız İstanbul nereye gitti? Yok yok durun. Ajite etmeyeceğim durumu. Çok güzel hâlâ İstanbul. Çünkü bizden daha güzel. Sanki ne yapsalar bitmeyecekmiş gibi bu şehir. Her defasında küllerinden doğacakmış gibi geliyor. Düşlerde sevgiliyi sevmemiz de bundandır. Bu şehir bu yüzden girdap. Bu yüzden bütün sevgililer İstanbul’dan daha güzel.

Oyunun hem yazarı hem yönetmeni de Murat Mahmutyazıcıoğlu’dur. Sürekli duyduğumuz bir eleştiri vardır hani, artık Türk tiyatrosu yeni ve derinlikli metinler üretemiyor, diye. Bu nidanın haklılık payı olsa da asıl gerçek böyle değil. Dışarıdan çok içimizden bir gözle anlatılıyor olması bu oyunu duru kılıyor. Dekor ve ışık da anlatıya hizmet edince tadından yenmiyor işte. Hepimizin o tanıdık hikayesi.  Oyuncuların performansı ise en az metin kadar vurucu. Üç oyuncu da harikulade performans sergiliyor. Pürüzsüz dediğimiz o sihirli olanından hem de. O kadar hipnotize etmişlerdi ki seyirciyi oyunun bittiğini bitti demek zorunda kaldılar. Eğer doğaçlama gelişmediyse bu incelik. Oyunun girişiyle kıyaslayınca sonunun o kadar vurucu gelmediğini söylemek zorundayız. Bu bir zorunluluk mu, tartışılabilir. En tuhafı da oyun daha ne kadar devam edecek deyip birden bitiyor olmasıydı. Esin Umulu, Şebnem Köstem, Yeliz Şatıroğlu, üçü de İstanbul’dan daha güzel mi bilemeyiz, ama İstanbul ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Üç oyuncu da sahnede başka güzeldi, sandalyede başka. Siz yine de unutun yazdıklarımızı ve küçük iskender’in şiirindeki  gibi başınızın çaresine bakın, ben arabesk dinleyeceğim…


‘’Bu kadar çok  insanın olup da her yerin bomboş olduğu, bomboş.''



***

Not.: Fotoğraflar ''İBB Şehir Tiyatrolar'' resmi internet sitesinden alınmıştır.

Sağıroğlu, Ata, CANLANDIRILMIŞ NOSTALJİ BAĞLAMINDA GEÇMİŞİN MEKÂNSAL İNŞASI VE MÜZİK: 70’LER KAFE ÖRNEĞİ        

LEKESİZ, Fazilet  - Nermin ORTA,  İNKÂR, ÖZLEM VE SIĞINAK: PARİS’TE GECE YARISI FİLMİ ÜZERİNE BİR OKUMA

BİLGİNER ERDOĞAN Şeyma, TOPLUMSAL BELLEK VE MEDYA: TOPLUMSAL HATIRLATMA VE UNUTTURMA BİÇİMLERİ (SEKSENLER TV DİZİSİ)  Yüksek lisans tezi,  Atatürk Üniversitesi, Radyo, Tv ve Sinema Anabililim Dalı.



Ölümü Bozan Anahtarlar

 


 

Odamın kapısını kilitleyerek daha ne kadar sıkabilirim alt dişlerimi? Bu sorunun birden fazla cevabı olabilir, ki olmalı. Kişiden kişiye, izafi. Ancak bu soruya nasıl cevap verileceğinden ziyade, niçin sorulduğu önem arz ediyor şimdilik; çünkü öylesine sorulmadığı bir gerçek, öncelikle bunda anlaşalım istiyorum. Bilmem kaçıncı maddenin yan anlamına göre yeni baştan konuşabiliriz muğlaklığımızı. Tarihten ders almak fıtratımıza ters nihayetinde. İnsanız ve insan olmanın mahcubiyeti var üzerimizde. Kanımızın damarlarımızda boşuna hoplamasını başka neyle izah edebilirdik yoksa. Ben yaptım. Ben yemin ettim. Geçmişi değiştirebilir miyim? Gelecek şuan beni pek ilgilendirmiyor desem de gelecek gelecektir. Dedim. Dediğim dediktir. Ölüm kadar kesin bu. Şöyle bir duvar görsem de yaslanıp düşünsem üzerinde bu yargının iflahını, uzun uzun. Geciktim fakat, söylenmesi gereken sözlere.

Anahtar kapıda ve kilitli.

Yola devam edelim, madem yola çıktık. Islık çalarak. Sırtımız kuşkunun göz hizasında, duvarı bulana dek. Sonrası gelecek ve bu da bizi aşıyor. Ben demeliyim belki de burada. Buradan başlamalıyım ya da sözlerime. Demek istediğim, geçmiş yazdıklarımın içinde. Elimin tersiyle ters köşe de edebilirim kahrımı. Korkmadığımızın altını betimleyerek kalın çizgilerle hem de. Sebebi olmalı bunların. Geçen pazar, amcamın hiç görmediğim oğlu bir trafik kazasında öldüğü haberi gelince, ölümün evimizin yakınına kadar yaklaştığı hissine kapıldım elimde olmadan. Kapı kilitliydi ya kulaklarım çarpıldı. Kapıların kilitli olması istemediğimiz ağrıları hissetmeyeceğimiz anlamına mı geliyor? Ölümün insanın şah damarından bile daha yakın olduğu hakikatini görünür bir noktaya asalım: Döngü. Kısır. Ölüm karşısındaki mahcubiyetimi bir kez daha öğrenmiş oldum bu ağrı vesilesiyle. Ağzımı o meşhur iki kelimelik yargıdan arındıramadım. Ne yazık ki böyle durumlarda kelimelerin kifayetsiz kaldığı, -metin olmak dahildir buna- derinliğini kaybettiğini her defasında hayat öğretiyor büyük bir hayranlıkla. Biz mahlukatlara, eşref olmak şöyle dursun. Bu da ölümün biz yaşadığını sananlara en büyük intikamı olsa gerek. Bu yazdıklarımı okumadan zarfı açmamalıyım belki de.

Oku.

Bir pazar sabahıydı ve ben bir kez daha ölümün ayak seslerini işitiyordum. Zaman zaman karanlık sözlere maruz kalan damarlarım, neden bir türlü uslanmıyordu. Eksik giden bu vaziyeti daha ne kadar iteleyecektim öteye. Kendimi bilmenin zaafına kapıldım da benim haberim mi yoktu bundan.

Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin. Mi?

Kapat zarfı ve damgala.

Niyetim sizlere bilmediğiniz bir ölümün anahtarını vermek değil elbette. Kaderin karşı konulmaz gücünden dem vurmaya da vaktimiz yok. Varız biz, kim olduğumuzun ne önemi var.  O halde bu otobandaki nümayiş niye?

Camın arka tarafında uykuyu bölen davul. Davulcunun geceye olan inadı. Sokaktaki böceklerin bıyıkları. Pidelerin geleneksel kokusu. Ramazan ayının gelişi, beni tedirgin eder her daim. Ne yapacağımı bilememenin endişesi beni zorlasa da kapıların gıcırdamalarına katlanabilme cüreti göstebiliriyorum. Sonra gelir, biter. Bayram telaşı başlar bu defa. Nerede o eski bayramlar, deyişi cama vurur. Cam açılmıyordur artık eskisi kadar. Eskici.cii.ci. Odada saklı eskiler. Sepya fotoğraflar. Tülbentler. Tahta taraklar ve şeyler. Aslında değişen bir şeyler olmuştur. Ama değişen dönüştüğü şeye ne kadar yabancı?

Şey.

‘’Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan’’ derken bile kulağım kapıya kesiliyor çoğu defa. Gelenler kimler? İçimizden birileri olsa da emin değiliz. Bilmekten bu kadar kuşkuluysak bırakalım kalbimiz kendini ikna etmeye çalışsın. Zırvalıkların arasında terennüm etmeye ne hacet. Kapıların neden sürekli kilitli oldukları meselesine gelelim biz. Anahtarın ne zaman icat edildiği elbette önemli; neden kilitlendiği ise vahim Elbette içimizden olan birilerinden bazı kusurları saklamak veya o birilerinden o kusurları örtmek içindir tüm çabamız. Fakat biz ne kadar istemesek de, sakladıklarımız açığa çıkıyor, seriliyor sofraya. Alıştık nihayetinde bu odacığın köşesine. Hatta artık kilitlemek yetmiyor, kapıda birilerini bırakmak elzem, ancak o zaman kendimizi murdar hissetmeyiz. Ne saçma. Ne budalaca.

Peki kapıları kilitleyerek daha ne kadar kullanabiliriz anahtarları. Bu bizi güvende hissettse de kafamızı bulandıracak kadar değil. Bunlar dışımızdaki kilitlenmesi meşhur olan detaylar, ya içimizdeki kapılara ne yapacağız? Kulaklarımızı kapayarak sesi kısılan çocuklar ve sokakların çığlıkları. Tahta merdivenlerden dama çıkmak, kuşların damdan düşüşünü izlemek... Öldürmenin bir kuralı olmamalı. Öldürmek her zaman zaaf meselesidir ve son verilmeli buna. İlk aklıma resmi anlaşmalar ve haram aylar geliyor hemen. Söylediklerimin tarihteki yeri nedir ve ben diyemiyorum; ama tiksindirici. Tarihi yargılamak da istemem.

Tarih nedir?

Tarih yerin dibinde can çekişmekle meşgul bir ceset. Ektikleri önünde, yemedikleri sofrada. Ders almaksa hiç dert değil. Geçmişi yad ederek feryat figan yapmanın bize faydası da manik depresif zirvesi zira. Tahrik eder. Her defasında dışa doğru akar ve devam eder kısırdöngü. Edilen tövbelerin puta dönüşmesi gibi diş çürüğü.


6 Haziran 2017 Salı

Çığlıklar Fısıldar*




Damarlarım korkumun sıkışmasına engel oluyor. Ellerim sımsıkı, her an bir duvara vuracakmışım gibi zonkluyor beynim. İçimde küflü bazı şeylerin ağırlığı çöküyor ve ben çok rahatsızım.

Evde kimseler yok. Odanın kapısı kilitli. Üst kattakilerin ayak sesleri huzurumu kaçırıyorlar defaatle. Köpekler havlıyor. Kargalar ağaçların dallarında. Ama umursamıyorum hiçbirini. Geçeceğinden değil, gözlerim Maria’nın bakışlarına değiyor. Duvarda kocaman bir saat: 10.05. Güneşin ışıkları duvardan sızıyor. Karin’in suratı her zamankinden biraz daha gergin ve kalın. Anna’nın göğüsleri baş ağrımı dindiriyor dikizlerken aynadan. Maria, yüzünün sert çizgilerini makyajla örtmekten çekinmiyor. Doktorun ağzından alıyorum lafları ansızın. Doktor bazı haklılar gibi ukala. Maria üzgün ve Karin daha da kızgın. Doktora âşık bakıyor Maria. Bir şeyler rahatsız ettiği kesin içimin kenarlarını. Pencere aralık ve bu aralıktan rüzgâr vuruyor ayak parmaklarıma. Dikkatim dağılıyor defaten. Ölümden korkmamam gerektiğini anlıyorum sonra. Korku iliklerime kadar işlemiş durumda. Fakat söylediklerim beni yarına kadar götüremeyecek kadar bulanık. Kendimi köşeye sıkıştırıyorum. Tehditler savuruyorum. Ağzımdan kaçmıyor men edilmiş kelimeler. Dilim ele vermiyor günahlarımı. Dizginliyorum sinir uçlarımı. Herkesin bilmesini isteyecek kadar ölüm yaklaşmamış bedenime henüz. Sakladıklarımın ne kadarı sahici onu tartıyorum beynimde. Kendimi gülmemeye çabalıyorum. Gözlerim kayıyor saate yine. Epey geç olmuş ve karanlık.



Ingmar Bergman sen ne güzel bir insansın öyle: 'Cries and Whispers.' Resimler,  saatin tik taklarına eşlik edercesine huzursuz edici. Karanlık camdan bakınca da karanlık. Hep karanlık. Annem kızkardeşlerime bir şeyler fısıldıyor. Anna sen neden bu kadar şefkatlisin peki? Anne olmak yeterli değil bunun için Anna. Soru sormak istiyorum. Annemin sesi bölüyor Anna’yı. Aramızda sırlar. Kapı vuruluyor. Agnes acı çekiyor hâlâ. Şefkat diliyor kardeşlerinden ama korku engelliyor ruhlarını. İmdadına Anna yetişiyor bu defa da. Anna’ya bakınca annemi görüyorum. Ablamın çığlıklarına benziyor Agnes’in çığlıkları. Acılarının benzerliğinden dem vuruyor olmam eksik bildiğim bazı şeylerin varlığından bihaber olduğuna mı işaret, tereddütteyim. Çığlıkların hangi dili konuştuğu kimin umurunda. Fısıltıya uyanıyor ağrılar. Dışarısı bizden habersiz. Acı düştüğü yere acı verir.

Gece yarısı ve ben tek başımayım.

Karin kapıda. Anna odanın içinde. Annem bana sesleniyor, kısık sesle. Kızkardeşlerim birilerini çekiştiriyorlar masum kelimelerle. Yüzlerinde saklayamadıkları müzmin yorgunluk mutsuzluğa dönüşüyor. Yeterince tanıyor muyuz birbirimizi? Bunca zaman niçin gözlerimizin içine bakamadık. İç dünyalarımızın kaçta kaçı kardeş. Bu oran kanımızı donduracak kadar heybetli mi? Kanımızın kırmızı olması dışında ne kadarı bize ait? Karin soyunuyor. Anna’nın ellerine ihtiyacı var.


Annem kapıyı kilitliyor. Yabancıların içeriye sızmasına gönlü el vermiyor. Annem’in ablama söylediği sözler geliyor aklıma. Ben ölürsem odanın duvarları dağılacak. Anne, cennet ayaklarının altında, bizi düşünmeyi bırakmalısın, diyemiyorum. Duvarlardan kastı sizden gizlediğim bir şey elbette. Agnes’in çığlıkları beni tedirgin ediyor artık. Maria kurnaz bakışlarla Karin’i dikizliyor. Odanın duvarları kırmızı. Beyaz elbiseler dolanıyor etrafta. Berrak fikirler çağrıştırıyor beyaz. Hiç masum değiliz, bunu biliyoruz. Evin duvarlarından damla damla kasvet dökülüyor. Suratları kırgın kızkardeşlerin. Anna’nın yüzündeki hüzün çürümüş bir vaziyette hazır bekliyor. Masumiyet çizgilerini yitirmemişçesine süzüyor göz kenarlarını Agnes’in. Anna’nın şefkatine ihtiyacı var. Benim annemin ellerine. Karin ile Maria miras bölüşme peşinde. Anna’nın yoluna bakması gerektiğine karar veriyorlar. Anna’nın hakkı var Agnes üzerinde. Öyle bırakamayız diyorlar. On iki yılın emeğini birkaç ucuz lafla geçiştiriyorlar. On iki havarinin Hz İsa’nın üzerinde hakkı olduğu gibi. Yehuda dahil. Yehuda vicdan azabından intihar ediyor. Son bulmalı her şey. Son yemek. Son ihanet. Son peygamber gelmeli. Son buluyor ihanet, derken sırtından vuruluyor peygamber.  

Aramızda cam bir perde. Berrak. Ellerimi uzatsam, Maria’nın yüzüne değecek. Zaman geçtikçe filmin sonuna yaklaşıyorum. Çığlıklar yerini vicdansızlığa terk etmiş ve asıl gerçekler ifşa olmuş durumda. Odadan çıkmamalıyım. Çıkarsam ele verebilirim çirkinliğimi. Maria ve Karin salonda karşılaşıyorlar. Aslında bu bir veda. Son bir veda yemeği sonrası. Son ihanet bu kapının önünde gerçekleşiyor. Maria dün akşam Karin’e söylediği lafları unutmuşçasına alaylı bir bakışla cevap veriyor. Karin’in suratını geçici ele geçiren o sükunet tekrar kalın hatlara bırakıyor. İntikam ve kıskançlık aynı vagonda yolunu bulmuş ilerliyor. Agnes’in günlüğü Anna’nın elinde. Kelimeler akıyor ağzından. Bahçeye sürüklüyor bizi günlük. Maria ve Karin’in geldiği o ilk güne. Beyazlar ve yeşiller. Agnes’in yüzünde huzur miskalleri. Suratım gergin. Fısıltılar geliyor aralıktan.


Anemler uyumuş olmalı. Sessizlik. Dışarıda yağmur. Çığlıklar duyulsun diye annemin kulağına fısıldıyorum ama Agnes’in çığlıkları geceyi deliyor:


‘’Saat pazartesi sabahı erken ve ben acı çekiyorum ’’ 


2 Şubat 2017 Perşembe

Müstehcen Muska




Kudurmuş bir şehrin bacak arasından dikizliyorum tramvayları
bir yerlere kaçabilme olasılığı sakıncalı
balmumu ıslaklıklığı kadar tehlike saçıyorum
suç mahalinden kirli olarak çıkarıyorum parmak kirlerimi
kimseyi kınamadan
boynuzları çatlayan bir geyiğin suratında kan lekelerini çalarak
kan bürümüş gözlerimi suçtan tımarlıyorum
akdeniz’in kırışmış yağ bezleri durduruyor aşk kokan damarlarımı
derken göğüs göğüse çarpışıyoruz arenada
aşk ki
ne aşk


dervişin dili medusa’nın saçlarından uzun
hayret edersem kin bulaşır dilime
aynayı göstermekten vazgeçmelisin
vazgeçersem terasa dişleri düşer fillerin
yanlıştan alıkoyan dokunuşlarının akıbeti beni ürkütüyor
koynumda beni öpmeyi denemelisin
kan dursun öncelikle
şahsi sürtüşme
damarlarım huyundan vazgeçer
elini çek kınımdan


eksik bir ayrılık bu zıvanadan çıkan
sevişmeliyiz gün doğumunu sırtımıza alarak
o sen değilsin
benden ötesi
müstakil bir ev telaşı
hepsinden uzağız
çatallaşmaz sesimiz
sen diyemiyorum çünkü ağzım ekşiyor
ateş hattında bileklerim kan topluyor
beynimde yüksek rakımlı tokalaşmalar
birleşerek rahminde uzanabilir göğsüne
içine al beni
ağaçtan düşen elma kırmızı nasılsa
tut ama ısırmayı aklından geçirme
gözlerin akdeniz
öpersem çoğalır savaşlar
mesafeyi dinç tutuyorum
elma
çık
çıkarsan
çık


ortaçağ lanetine taş çıkarma sinsiliği benimki
kapılar çok aldatmanın ağrısıyla mideme çullanıyor
burnumdan kıl aldırmıyorum
hoyratça hapşırıyorum alt dudağını ezerken
yürüdükçe yarıklarından öpüyorum ağzının


alo
savaşları kim bağladı
devrilen seneler değil
etnik paslaşmalar
kırıklarımdan hiçbir kadının saçı geçmez
suyun rütbesi menfi
yüzün dağınık bir cephane şevheti
baktıkça düşmana kasılıyor gözlerim
hizaya geliş metaforunun saklanma hissiyatı vuku buluyor
göğüs çatalından akıntıya kapılmanın müzminliği
ateşin düştüğü yer annemin rahmine yakın
üzerine alınma
perdeyi çek  
içine çek
çek
sevgilimin perde arkasından nasıl kırıştırıldığını
kırılan camları ezerek dikizliyorum
as
asarsan
as



10 Ocak 2017 Salı

Mia’nın Şehir Replikleri



Parmaklarımın şuursuzlukları dilime yenik düşüyor Mia. Siyah-beyaz filmler çarpıyor gözlerimin çizgilerine. Sonra Marlon Brando, Tuncel Kurtiz ve biraz yerli Şener Şen; ya da saklambaç ve babamın annemi aldattığı gençlik fotoğrafları... Bunları anlatarak ne geçecek elime Mia? Sorular sorunca kendimi uykumun terasında buluyorum. Fakat gene de uçurumlar uykudan daha tahrik edici geldiğinden uykumu bölüyorum. Can sıkıntımı yatıştırıyorum başımı serçe parmağımla kaşıyarak. Cebime atarken elimi buruşmuş bir enkaza çarpıyor tırnaklarım bu defa. Gözlerim camdaki perdeye saldırıyor.

 Dört mevsimin şımarıklığı korkularımı sınıyor. Adını sayıkladığımı nereden bileceksin Mia? Tam da bunu dediğim için senin ağzından kıvrak replikler fışkırıyor Paris’e doğru. Sakarlık bu kadar mı yakışır bir kadına diyorum, kar düşüyor penceremin dibine. Sebastian yaklaşıyor dudaklarına; ama ışıklar rengini yitiriyor. Kalabalığın çatallaşmış gerginliği elbiselerine değiyor. Ellerim dokunmak istediğim yerde olsa da kaşıntım ele veriyor ayaklarımı. İçimde düne dair biriktirdiklerimin ıslak yanlarını palas pandıras aktarmanın trajikomikliği suratımı ekşitiyor Mia. Anlatmayı hedeflediğim şeyler ile anlattıklarım birbiriyle çelişiyor ama neden? Göğe bakıyorum ve daha da hassaslaşıyorum. Şehre mermiler yağıyor Mia. Gözlerin köpek dişlerimin gıcırdamasına sebep oluyor. Çekilme hissi basıyor beni. Karanlıktan kaçan kadınların yüzlerini örtüyorum ellerinle.


Tanışmıyoruz Mia:




Babamın korku dolu adımlarını yıllar geçmesine rağmen hâlâ suratımda hissedebildiğime göre sakın babamın şımarıklığından dem vurma. Baba ile korku ve oğul. Ama sen değilsin Mia. Üç sayının aile şerefi... Bilemezsin. Sadece anlamsal değil, derinlik bakımından da farklıdırlar. Kavramlar bazen çok şeydir; ama herşey bazı şeyler bazen ayrı yazılmamalı değildir kesinlikle. Bunları izah ettikten sonra bir kediye koşup içimi döktüğümü söylemeyeceğim. Sırf birileri mutlu olacak diye kulaklarımı delmek istiyorum, ama suratım geriliyor.


İsmet Özel’in dizeleri işime yaramadığından damarlarım büzülüyor Mia. Beni ihbar etmeyi unutma. Karlı bir gecenin beni nerelere götüreceğini de. Sen hiç unutma Mia. Hatırla. Artık gözlerim fal taşı gibi açılmıyor. Geçmiş enkaz altında kalmış durumda. Filme. geç kalıyorum. Tramvay yolunu şaşırıyor. Kaldırımın karla kaplanmasını başka neyle izah edebilirdim yoksa? Aşklarım, terk ettiklerim, saçlarım, repliklerim; yalnızlar, rıhtımlar, düşlediklerim, umutlarım. Sonra Mia’nın sureti beliriyor aynada ve komşular bir kez daha perdeden bakıyor yüzüme.


 Oysa meselenin aslı bu değildi Sebastian!








1 Ekim 2016 Cumartesi

itiraf




unutursam yüzünü ört
ellerini unut koynumda
gözlerin
kararmış taşların sırtında
tonlarca merdiven basamağına delil

çekersen saçını kınından
düşer şehirler
rahmini ben seçmedim
eylülde kırılan kabuğumun
derinlik desen
içime dal
hangi suya baksam
akdeniz oluyorum

üzerimdeki çıplaklığı kaldır
Tanrı değilsin
yüzünü göster bana



8 Mayıs 2016 Pazar

kalû belâ



sırtını deştiğim kelimeler
şıp çıkıverdi  ağzımdan
fıtratım  buna müsait
koyun koyuna uyuyabilirim 
uysallığım seni hayrete düşürmesin
sükûtla halleşemeyecek kadar bezginim
başka meseleler hurra
vicdan desen hangi vicdan
dilimde tüyler bitiyor
bir şeyler uğulduyor damarlarımda
hangi damar kulak kesiliyor kanıma
bir sırrı varsa bu dairenin deyiver hele
neden dinmiyor  bu uğultu
çirkinliğimin  hor görülme biçimi ürkütmesin dilini
yalnızca öp
 nasıl cüret edebiliyor ağzım
onu  izah et 
sana bağlılığın  kaç bucak olduğunu göster 


teğet geçelim bu sözleri veyahut
boşuna bağırma
ma ma ma
adımdan başka tüm huylarım köreldi
kahrolduğumu sanma
takva gücümü akupunkturlarına yeğ tutmam kaz kafalıların
ne münâsebet
sûretine aldanıp nazar etmek şirk 
se
kapat gözlerimi
ve de sor
hangi aşkın mücahidisin
bilmek istiyorum kahhar cüssemle
kaf kaf kaf

gülme
gözümü örtme
çabuk kaçır tırnaklarımı kınlarından
kıblem değişmez duvarların ardında
zira bahane ediyor köpek havlamalarını
melez devşirme kadınlar
mezhebimce  sokulmak haram mayalı suların
fakat karganın gaklamasını hayra yoramam
şükür ki sıhhatim yerinde
fi mazimi anarak kırıklarımı bezdirdim
her daim 
bağdaş kurarak tanrıya el açan da bendim
beni bağışla
beni bağışla 
bağla ellerimi
ey aşkın murdar gölgesi
hadi müsaade eyle
fırsat ver anayım çocuk deyişini sevgilimin
aşktan men etsin cesedimi


28 Şubat 2016 Pazar

Terastaki immortalis kedisinin gece tevatürü




Göğsüme sığınmış hurafelerin soğukluğu
nabzını körüklüyor müzmin çirkinliğimin
kaybetmemin sebebi hangi maideyle izah edilebilir
fıtratım buna alışkınsa eğer
saçlarımın gölgesini tarama zahmetinden alı koyma
arzularım kan kusturmaktan dem vurur
alış kahreden yanınla
nasibime düşeniyle yetinmiyorum
ve bu tuhaflık hazza erişiyor böğrümde


Akıntıda unuttuğum şehvet şuursuzluğu  
manidar buluyor nefesten bir harfin eksilmesini
acelem var 
çünkü hayretim alelâde 
dönüştü döndü fakat acayip
kabul edilmesi güç bulanık mesafelere tutunmak ne çare
tuhaf birleşmelerin tanıklığını biliyorum
bu yüzden belliyorum toprağa çakılan zifti


Terasın gönlü açık
hay hay 
kırılan aynaların kuşkularını dilimle vehimleyerek söbeledim
bünyemdeki kin ihtimali buruşturmaya ikna sancılarında 
kızarıklığı beyaza dönüşürken suratımın: natür
mort
kulak hizamda bir kıpırtı 
hışt ve kış ya da kuşlar
benzer iki tevatür zırvalığı
bedeli örselenmiş günahlarıma adanmış bağıl uçuklar
azalan başka şeyler varsa
un ufak ederek bana bırak heybeni
duyduğum sadakatten ölüme düşen pay çoğalır nasılsa
gerisi ibretlik fakat
elimden gelenin fazlalık derecesi kadar noksanlığımla eşdeğer
dahası
beni ellerimden koklayarak işaretle
bu itiraf bütün çapraz ilişkilerini diriltecek cinsinden


Sorularımın elbette iğneliğici yanı ağır gelecek ağzına
ikimiz yasaklarımızdan büyük lafları sakınarak gizlendik 
misal adını bağışla  
bahanesi ırgalamaz hazzımı
yolları kalın şehirlerin kıskançlık evhamı
başka bahaneler bulma lüksümüz tedirgin
kedi diyelim 
susalım terasta



14 Şubat 2016 Pazar

Benove aksak karınca




Sağır bir kadının gülüşü kadar 
kasvetli ellerim
ağlamak yalnızca karanlığa bahşedilmedi
gözümün tokluğu buna işaret ediyor
artık kaçmalıyım


Peşimdeler
boğazımı kamçılayan bir sessizlik uğulduyor
kahkahalarım fırlıyor gırtlağımdan
nasıl bir çelişki
dışarısı gümbür gümbür 
ve denize düşen kuşların çıplak ayakları
Haliç

     İstiklal 

           Galata

üç devşirme
ve kızıl yeniçeriler 
başları açık köylüler
yüzleri kentli
bizse sevişiyoruz altında  köprünün
köprünün bir ayağı  aksak
aldıran kim timur lenk’i



3 Şubat 2016 Çarşamba

filler ve angutlar




Karanlık bir avlu fiyaskosu
kendimi hunharca yarabilirim dikizlerken dişi kalabalıkları 
haddinden fazla büyükse ellerim daha da deşebilirim 
parmaklarım daha uzun kulaklarımdan çünkü
ama dev değilim  cüssem kalın 
bu nasıl bir hor görme biçimi izah edemiyorum
veyahut filler ölür
ben sıyrılırım ölümden


evvel saman içinde  hep oysa
ne yuvarlak bir masa ne aşağılık bir çay bardağı
kırmızı başlığım yok başım sağ 
sağ olan hiçlik veryansını
sevgilim sevgilim her daim sevgilim
küstahlık kabul etmez tanrı sen bağışla sevişimi
dedim ya nasıl mahcubum eğik hatlarına
apayrı benzetişler bunlar
nehirleri yağmurdan korusam başka üzülür filler
bağırsam kuduracak duvarlar
bağırırsam çarşı karışır
bağırmasam ağzım hapşırır 


sakın suretime alınıp kahrolayım deme 
tırnakların kadar keskin gözleri fillerin
ürkütme ama tarazla
ha gayret  
terk edilince yalnızca  angutlar ölür 








temmuz-ağustos 2015