16 Haziran 2014 Pazartesi

Yoldaki Sokak





Sokaklar her zamanki gibi çamurlu, çöpler kedilere meze ve arabalar son derece fiyakalıydı. Çocuklar ve erkeklerse Allah’a emanet…Düşünecek daha başka şeyler olmalı bunların dışında. Mesela bazı çocuklar neden büyüdükçe erkekleşir? Sanırım büyüdükçe yabancılaşıyorlardı kendilerine. Erkek olmak biraz da yabanileşmekti özüne. Öyle bir şeydi işte. Karışık ama anlaşılabilir. Peki ya kadınlar, yani ben ne zaman yabancılaştım kendime?  Kaç yıl çocuk kalabildim, hiçbir şey hatırlamıyorum. Beynimde o günlere dair hiçbir iz yok. Babamın annemi aldattığı o gün hariç. Çocuklar susmazdı, ama ben sustum o gece. Susturuldum belki de. Aslında babam geceleri geç uyuduğumu bilseydi, aldatmazdı annemi. Annem benim yüzümden aldatıldı. Sonra. Çok daha sonra babam terk etti annemi ve beni. Ben annemi terk edecek kadar cesur değildim. Yıllar geçti. Yıllarla birlikte bütün tandık çocuklar büyüdü.
Yıllar geçince ben de büyüğümü anladım. Bana büyüdüğümü hatırlatan biraz da annemdi. Artık çocuk değilsin, kendine çeki düzen verdi derdi hep. Büyümüştüm. Her şeye rağmen  annem, babanı sev diyordu. Ben de sevilmedim hiç. Ama kimse onu sevin demedi. Hiç sevgilim olmadı babamdan başka. Babamı aldatmadım belki ama, denedim. Başaramadım. Başarısızlık hiç yabancı değildi bünyeme. Alışkındım. Öyle işte, sev diyordu babanı. Sebepsiz.

     ‘’Anne, neden seni aldattı babam!?’’

Annem sustu önce. Sonra lafı geveledi. Biraz daha sonra sustuk ikimiz de; çünkü ikimiz de haklı olduğumuzu biliyorduk. Annem uzunca susmayı beceremezdi. Kız çocukları babalarını kıskanmamalı, derdi. Oysa ben hiç kıskanmadım. Sadece nefret ediyordum. Acaba bir gün anlatsam bu saçmalıkları, ya da yazsam ve herkes okusa bunları. Sonra babama ithaftır diye yazsam yazdıklarımı. İnanırlar mı?  Hayır, inanmazlar. Daha önce de yazdım çünkü. İnanmadılar. Bana hiç inanmazlardı zaten. Bedbaht olmak benim kaderim olmamalıydı. Her neyse. Sırası değil bunların. Oradaki erkekler bana bakıyor olmalıydılar?  Orospuya bakmak suç değil ya, baksınlar. Saklayacak değilim, orospuyum. Ben katıksız bir orospuydum. Bakışıyoruz. Farklıyız birbirimizden. Organlarımız bile. Bakmak tatmin etmiyor, gülümsüyorum. O da yetmiyor, göğüs çatalımın perdelerini indiriyorum. Bütün dikkatleri üzerime çekmeyi başarıyorum. Acaba nasıl düşlüyorlar beni şimdi. Keşke akıllarından geçenleri okuyabilseydim. Düşünmek ayıp değil, hele günah hiç değil. Bizim için ama. O halde neden daha sapıkça düşünmediğimi anlamış değilim.

Hepimiz bir yatağa uzanmış sevişiyoruz. Ellerim bağlı. Gözlerim kapalı. Dışarıda çocuk sesleri. Babalarının elini tutan kız çocukları ağlıyor. Bağırışlarım odayı kalabalıklaştırıyor. Ne yazık ki hiçbir şey içimi ferahlatmıyor. Ucuz numaralardı bunlar çünkü. Belki başka bir zaman. Sanırım erkeklerin halinden anlamalı bir kadın. Ne bileyim işte, onların ne istediklerini bilmeli. Bizler onlar için yaratıldık. Yürüyorum. Düşünüyorum. Galiba biraz da titriyorum. Erotik laflarını esirgemiyorlar. Centilmen erkeklerden eser yok… Yazık. Duyabiliyorum. Bu kulaklar daha önce neler duymadı ki. Olsun diyorum. Sen kaşındın. Hem erkek bu, kadın kışkırtırsa, yapacak bir şey yok. Teslimiyet takvadadır. Daha fazlasını beklemesinler, benden bu kadar diye içimden geçirdiğim kelimeler duygularımı kontrol ediyorlar. Birkaç adım ötedeki duvarın yanında durarak gözlüğümü takıyorum. Durakta otobüs bekleyen bir yabancı gibi. Hem böyle yaparak daha havalı ve daha şuh duruyorum. Öyle olduğumu düşünüyorum. Başka erkekler bakıyor sonra. Parmaklarımın arasına aldığım bir dal sigarayı bırakıyorum kırmızı rujla beslediğim dudaklarımın arasına. O esnada bir erkeğin bana doğru yürüğünü fark ettim. Bekliyorum. Kendisinde çakmak olduğunu ve arzu edersem sigaramı yakabileceğini söyledi. Hemen cevap vermek istemiyorum. Fırsatını bulmuşken tadını çıkarmak istiyorum bu anın. Karşımda cevap bekleyen bir adam ve onun bekleyişinden haz alan ben. Gözleriyle dilini mi yuttun, konuşsana der gibi bakıyordu. Ben sigara kullanmıyorum. Sadece alışkanlık diyerek hemen cevabı yapıştırıyorum.  Şimdi cevap bekleme sırası bana geliyor. Peki o halde ben de gidiyorum, deyince dur, biraz daha kal yanımda diyorum. Hiç itiraz etmeden, peki beklerim, ama bir şartla... Şartını soruyorum. Beni öpmek istediğini söylüyor. Böyle bir durumda, başka bir şey yapmam gerekirken, susuyorum. Tek yapmam gereken buymuş gibi. Sustuğuma göre, kabul edilmiş sayılıyor olmalıydım. Beni öpüyor. Dudaklarıma bir erkeğin dudakları ilk defa değmiyor, ama ilk defa bu kadar utandığımı anladım. İkimiz de yabancıydık. Bunu söylemek kolay olmasa da rahatlatıyor o dudak birleşmesi. Ayrıldık ve gitti. Hiçbir şey demedim. O da demedi. Köşe başındaki erkekler kızgın gözlerle bakıyorlardı. Nasıl olduysa tartışan iki erkek çıkıyor kasaptan. Ağır küfürler dağılıyor etrafa. Yeşil gömlekli adamın elinde siyah saplı bir bıçak var. Tetikte bekleyen kediler içeriye giriyor usulca. Kediler ciğerlerin arasında dalıyor. Başka bir seçenek gelmiyor aklıma. Kedilere dalıyorum. Kavga edip etmemeye bir türlü karar veremeyen o iki erkeğe çeviriyorum gözlerimi. Beklediğim yerdeyim hâlâ. Ayrılıyorlar bir süre sonra. Yeşil gömlekli olan tekrar kasaba giriyor. Yüzünde kan görüyorum. Kasap bu olmalı diyorum. Öteki devam ediyor yoluna. Kedilerin çıkmasını bekliyorum. Belki de kaçamadılar, yakalandılar kasaba. Aklıma başka şeyler geliyor. Bu sefer daha pesimist şeyler düşünüyorum. Olabilir mi diyorum kendi kendime. Ciğerleri murdar eden kedilere ne yapılacağını en çok kasaplar bilir. Acılı bir miyavlama sesi geliyor içeriden. Gözlerim kapıda. Yok. İçeride hapis kalmış olmalılar. Belki de hıncını onlardan çıkardı kasap. İçeriye bir kadın giriyor. Kasabın metresi olmalı. Bu söz bir filmi hatırlatıyor. O filmin sahnelerinde kedi yoktu. Kadın kasaptan kırmızı et istiyor. Kasap ilk görüşte vuruluyor kadına. Kadının yalnızlığı derin. Filmin sonunu getirmiyorum. Sıkılıyorum. Sebebi yok. Boş veriyorum kadını. İki kedi daha eksildi sokaktan. Gözlüklerimi çantama koyuyorum. Etrafta kimseler yoktu. Köşedekiler de gitmişti. Derken kasap, boğazlarına ip geçirilmiş iki kediyi dükkanın önündeki ağaca bağlıyor. Gerginliğim biraz düşüyor. Korku filmlerinde alışkın olduğum sahneleri düşünmekten vazgeçiyorum. Mevsim sonbahar. Deniz dalgalı. Güzel şeyler bunlar, diyecekken kandırma kendini sıradan bir gün ve sıradan insanların yaşam telaşı, demek zorunda kalıyorum. Kendime başka bir yer aramak için ayrılıyorum oradan. Biraz önceki havamdan eser yok. Dudaklarımdaki ruju siliyorum. Sonra. Başka günahlara dalıyorum.


                                                                                                                                               Harun AKTAŞ
Mart 2014

17 Şubat 2014 Pazartesi

Tanrıya iftira




deli kahkahalar fışkırdı azgın boğazımdan
ama hiç kimse çaba sarf etmedi
anlamak için beni
pes etmedim
sabrettim
günlerce sakalımı sıvazladım ıslak parmaklarımla
gene de hiç kimseyi o ilk ayet gibi etkilemedi yazdıklarım
ve kıskanç dilleriyle ergen dediler kelimelerime
oysa  saçları çoktan yaşlanmıştı günahlarımın
farkındaydım
çünkü sûratımda babamın avuç izleri gizleniyordu
işte tanrının tam da bu yüzden anlamaya ihtiyacı vardı
beni


taraklı ağrılarım ağır geliyor sözlerime
pişmanlık kan boyu
haykıramıyorum
tanrıyı bu kadar utandıracak ne yaptım
neden elleri bu kadar uzakta tanrının
hiçbir izahı yok
evet hangi kadının göğüslerine çarptıysa ellerim
gözlerimi biraz daha kanlı gördüm
ama bu kader değil
yazgımın namussuzluğuydu bedenime
anladım ki haykırmak tanrıya karşı
aşağılanmakmış
bu yüzden sımsıkı sıktım yumruğumu
tanrının adını çekip attım dişlerimin arasından
bir daha aldanmasın diye dilimin astarı


şimdi aynı anda dudaklarımın günahı için
gümüş bir hançeri
ve çirkinliğim için
uzun saçlı bir aynayı bileyliyorum
hadi bakalım
varsın herkes iftira atsın
kimse umurumda değil
nasılsa bu günah ikimizin:
ve tanrı
ve ben










 Harun AKTAŞ


28 Ocak 2014 Salı




köylü kentler


kentler ölümü kaldırmaz
kaldırmaz ölüler kentleri
mezarları hıçkırırsa köylerin
oysa hangi kenti doğradıysam
fâni bir savaş gördüm içinde
hıçkırdım
bir söz fışkırdı boğazımdan
kentler öldü
kentler öldü
artık ölümlüyüz


artık KÖYLÜYÜZ



Harun Aktaş

15 Ocak 2014 Çarşamba

Sûret

                                        
             Terli bir geceydi. Yatağından kalktı, bekledi. İlk defa bir böcek gibi ne kadar çaresiz olduğunu hissetti. Bu acınası haline birden gülümsedi. Bu gülümse, aykırı bir kahkahaya dönüştü bir müddet sonra. Düşündü. Banyoya gitti. Uzun zamandır yapmadığı bir şey yaptı ve soyunmaya başladı.Sol memesindeki bene dokundu. Banyo dolabının içinden orta sınıf ailelerde görmeye alışkın olduğumuz sarı tarağı çıkarıp vücudundaki  siyah kılları taramaya başladı şiddete mahal veren belgisiz bir nobranlıkla. Saçını tarayamamanın acısını bedenindeki kıllardan çıkarıyordu sanki. Aynı hınçla çekmeceden çıkardığı cep aynasından suratına baktı ve hiç beklenmedik bir anda gözlerini yumarak tarağın köhnemiş dişleriyle yüzünü hunharca taramaya koyuldu. Kanlar aynaya fışkırıyordu. Aklını yitirmiş gibiydi adeta. Göz göze geldiği aletinin ufak olduğunu fark edince, taramayı kesti.

        Banyodan çıktı. Şortunu giydi. Bornozunu üzerine geçirerek yatak odasına doğru hareket etti ve geçen hafta, son anda öldürmekten vazgeçtiği kadının dudaklarını ısırdığı o ânı hayal etti. Kanama devam ediyordu hâlâ. Balkona çıktı. Beyaz bir havluyla kanı durdurmaya çalıştı. Başarılı olamadı ama. Masanın üstünde ağzına kadar dolu bir bardak süt vardı.İçinde fail-i meçhul bir cinayete kurban giden bir sineğin cesedi öylece duruyordu. Sineği fark etmesine rağmen hiç umursamadı ve kafasına dikti sütü. Bardağı yaladı. O kadınla sevişir gibi. Kendi bedenine dokunur gibi. Sandalyeye oturdu. Midesinin bulandığını hissetti. Kusmak istedi, ama kusamıyordu.

        Bulantı, yerini bir sancıya terk etti. Karnını yumrukluyordu durmadan. Ne olduğunu o da anlamıyordu. Ne yaptıysa dindiremedi karnının acısını. Havluyla yüzüne bastırıyordu. Işıklar kesildi ansızın. Salonun içinde gezinen bir sivrisineğin vızıltısı, salondaki sessizliğin ahengini bozuyordu. Mutfağa geçti ve dayadı ağzını musluğa. Ağzındaki suyla gargara yapıyordu. Lavaboya püskürttü. Su bile dindirememişti ağrısını. Bağırmaya, daha da bağırmaya başladı. Neden bu kadar bağırdığının  bilincinde bile değildi. İçgüdüsel olarak gerçekleşiyordu her şey sanki. Pencereyi açtı, etrafa bakındı. Kahvenin karşısındaki eve iki kişinin girdiğini gördü. Gecenin bir saatinde oraya neden girdiklerini anlama çalıştı. Nihayet mide bulantısı geçmişti artık. Elektrikler kaldığı yerden devam etti aydınlatmaya. Her şey normalleşiyor gibiydi. Buzdolabının kapısını açtı. Baktı.Kapadı. Sinirleri yatıştı, derken elektrikler kesildi yine.  Utanma duygusuna kapılmadan bütün bildiği küfürleri ağzından salıverdi. Bir mum yakmak istedi, ama ateş bulamıyordu. Oysa kibrit şortunun cebindeydi. Mumu yaktı. GÜLDÜ. Sonra hiç hesapta olmayan bir şey oldu. Tanrı’yı düşündü ve daha bir çok şeyi. Şey’lerin anlam kazandığı bir andı. Toparlamaya çalıştı kendini. En son olarak da Tanrıya, yani kendine sövdü.

       Kapı çalındı. Fakat hiç önemsemedi.Yerinden kalkmadı bile. Susmasını bekledi. Yanağından halının üzerine dökülen kan pıhtıcıkları etrafa dağılıyordu. Kollarına baktı. O kadının tırnak izlerini gördü. Gülümsemedi bu sefer. Kapı sustu. Mumu eline aldı ve terasa doğru yürüdü.  Onlarca fotoğrafların içinde o kadının fotoğrafını aramaya başladı. Ama bir türlü bulamıyordu. Sinirlenmeye, iyice sıkılmaya başladı. Aramaktan vazgeçti. Camdaki yansımasına takıldı gözleri. Kendine uzun uzun baktı. Mumu işaret parmağıyla tek celsede söndürdü. Kaybetti gölgesini. Camı açtı ve…İş o an elektrikler kesildi.

 ‘’Abi artık gidelim çok geç oldu.’’, dedi tarihi geçmiş gazeteleri masaya bırakarak.
‘’Dur biraz daha bekleyelim, belki gelir elektrikler; merak ettim sonunu.’’
‘’Ama çok geç kaldım. Ayrıca bu saate kadar film izlemek de neymiş.’’
‘’Az önce izlerken öyle demiyordun ama.’’
‘’Kusura bakma ama, ben gidiyorum abi.’’
 ‘’Tamam,tamam; ama az müsaade et de şu  bardakları yıkayayım.’’
‘’Bırak abi, yarın ben hallederim. Gazeteleri dağıtmaya çıkmadan önce gelip yıkarım.’’
‘’Az bekle işte,etrafı toparlayıp çıkacağız.’’
‘’Acele et abi çok uykum var, inan çok yorgunum…’’
‘’O değil de adam ne yapacaktı acaba…Ulan tam kesecek zamanı buldular ha!..’’

     Genç gazeteci cevap vermedi... Eve girdiler. Evinin elektrikleri de kesikti. Genç gazeteci üstünü değiştirdi. Mutfaktan bir mum getirdi, hemen yaktı. Oturdu. Masanın üstündeki su bardağını fark etti. Şaşırdı. Gülümsedi. Pencereyi açtı. Dışarıya baktı. Kaldırımda bir sokak kedisi ve elinde bir bira şişesiyle yampiri yampiri yürüyen bir adam vardı sadece. Bir süre sonra dışarıdaki manzara onu kesmemiş olacak ki camı kapadı. Oturdu yine. Mumu sağ eline aldı ve ters çevirdi. Sol avucunu açtı. Mum sabırsız bir şekilde eriyordu. Adam tuvaletten çıktı. Baktı önce, fakat ses etmedi. Zaten onun çıktığını da fark etmemişti genç gazeteci. Avucunu kapadı ve sıkmaya başladı. Mumu bıraktı masaya ve öylece uzanmaya başladı. 
Kapı çalındı…


Çay kazanını da doldurduktan sonra,‘’Artık şimdi gidebiliriz…Hey sana diyorum’’dedi adam…Genç gazeteci uyandı… 



aralık 2013


31 Aralık 2013 Salı

‘’Anlamak, affetmektir’’





Sevgili Godot’un kadim dostları!..

Bu senenin son konuşmasını yapmak üzere burada,bizim meclisimizde  cem olmuş bulunmaktayız. Biliyorum hâlâ kırgınsınız Godot’ya. Kırgın olmanızın hiçbir önemi yok.Ama şunu bilin ki Godot,bir gün gelecek ve bu hasretiniz sona erecek.Bir gün mutlaka.Bu son yaşanan olayların kendi zatıyla hiçbir ilgisi olmadığını da sizi temin ederim.Öncelikle yılın bu son gününde neler izlediniz ve neler okudunuz biraz da onları tartışmak istiyorum:

‘’En son hangi filmi izlediniz? En son hangi kitabı okudunuz?’’

          Bir yandan hem bu soruların cevabını düşünün,hem de bir yandan beni dinlemeyi deneyin.Malûm hiç beklemediğimiz bir anda büyük bir patlama yaşandı birkaç gün önce.Kimseye bir şey olduğu yok şuan,ama daha sonraki günlerde-yıllarda bu ‘politik bomba’nın yıkıcılığını hissedeceğinizden hiç şüpheniz olmasın.İnsanları yargılamak bana düşmez tabii,ki yargıdan anladığımı da pek söyleyemem.Sadece olanları hayretler içinde anlamakla meşgûlüm bu aralar; kim mücrim, kim mağdur, diye? Mücrimin kim olduğu o kadar da önemli değil? Bilmek de istemiyorum.Hem bilsek ne fark eder ki. Lakin mağdurun yine vatandaş olduğu herkesçe aşikâr.Buraya kadar anlaşılması güç bir durum yok elbette. Hayır hayır, bunun için beddua edecek değiliz.Bizim, ne olduğumuzu bildiğimiz gibi onları da çok iyi biliyoruz. Buna aklımız da izanımız da yeter çok şükür.Öyle ki, bu aralar sıkça kullanılan meşhur bir laf vardır:’’abdestimizden şüphemiz yok ki namazımızdan olsun’’. Ama müsterih olun haddimi aşıp öyle ‘’kutsal kitaplar’’dan ayetler okuyarak cümlelerimi süslemeye çalışmayacağım. Bunu becerebileceğimi de hiç sanmıyorum zaten.Hem ‘’ileri demokrasi!’’yle yönetilen böyle bir memlekette,dini istismar ettiğimizi pekâla düşünebilirler.Hatta siz,İranlaşanlardan mısınız yoksa Malezyalaşanlardan mı,diye bir takım tuhaf içsel sorulara cevap vermek zorunda bırakabilirler sizi.Buna hazırlıklı olmalısınız zira.

           Her şeye rağmen ve herkese inat bu hâkir kulun arkasına sığınabileceği, Dücane Cündioğlu’nun ‘’dindarların da günaha ihtiyacı vardır.’’ sözü olacaktır.Ne bir fazla ne bir eksik.
Ve böyle bir ortamda, sanatla ilgilenmek de bize cezadır herhalde.Cezadan kastım mecburiyet değil,varoluşumuzdur.Ama bir dakika şunu da söylemeden edemeyeceğim;mimari eserlerimizi restore etmekteki maharetimiz her geçen gün biraz daha artıyor.Bundan nasibini alan son eserler, İstiklal Caddesi’ndeki Ağa Camii ve Aksaray’daki Pertevniyal Valide Sultan Camii oldu. Eğer yolunuz buralardan geçerse gözlerinizi şöyle bir çevirin semâya ve pür dikkat bakın lütfen.Aradaki müthiş uçuruma,tarihin nasıl katledildiğine şahit olacaksınız ve bakma zahmetine girmişken,etrafınızdaki beton yığınlarını da usulca süzmeyi unutmayın. Mezkûr düşünürden bununla alakalı olarak bir söz daha paylaşmadan edemeyeceğim; ‘’Kapitalizm seni betona gömüyor ey talip farkında bile değilsin,hem de bu sefer sarığıyla, cübbesiyle,seccadesiyle.’’Daha vahimi herkes evinin önünde bir kuyu kazma meşguliyetine girmiş durumda.Oysa bir gün, Ebu Cehil gibi kazdıkları o kuyulara kendilerinin düşebileceği ihtimalini hiç hesaplamıyorlar!..Az önce gördük.En son yaşadık.

          Evet,olaylar böyle cereyan ederken,biz kendi hayatımızı yaşamaya devam ettik,hiçbir şey olmamış gibi.Yani ‘’popülizmin’’ içine girdiği o karanlık dehlizlerden arındırmaya çalıştık belleğimizi; daha çok şiirler,hikâyeler okuduk;filmler izledik.Bir nevi açlığımızı gidermeye çalıştık.En çok hangi yönden eksiksek oraya doğru yelkenlerimizi açtık ve açıldık fırtınalı okyanuslara.Başarabildik mi peki?  

           Sanırım kendimize ‘’biraz daha’’ yabancılaşmaya başladık.Büyüdük ve kirlendik.Her şeyden öte ‘’inancımız’’sarsılmış durumda.Bunu söylemek çok meşakkatli ama bu aralar kime, ne için inanacağımı bilememenin sancısı içinde cebelleşiyorum.Öyle ki, Bergman’ın  The Seventh Seal(Yedinci Mühür) filmini bile sonunu getiremeyecek kadar yenik düştüm algıma.İlk başta özüme yapılmış ağır bir suçlama olarak gelebilir size,ama kenara çekilip tefekkür edince insan anlıyor hakikati. Bulunduğu yeri bile sorgulamaya çalışıyor bir noktadan sonra.Söylediklerim tamamıyla saçma gelebilir size ya da delirdiğimi söyleyeceksiniz.Delirmedim hayır,en azından bunu rahatlıkla söyleyebilirim.Fakat hiçbir ‘’deli’’ ben deliyim demez öyle değil mi? Haklısınız.Tam da Tarkovsky’nin Nostalghia’sindeki Domenico’nun filmin sonunda ‘’Deli bir adam size…Kendinizden utanmanızı söylüyorsa…Ne biçim dünyadır burası?’’ dedikten sonra kendini yakması kadar vahim.Seyretmek sağlıklı insanların işi ne de olsa.Ama gene de ısrar ediyorum; DELİ DEĞİLİİİM!..


Ve ben.

Tanrı’nın nerede olduğu ve benim Tanrı’ya ne için hizmet ettiğimin hiçbir önemi olamaz,olmamalı aslında.Bunlar benim asıl vazifelerim çünkü ve hiç kimseyi ilgilendirmez.Hatta Tanrı’yı bile,demek geliyor içimden,ama KORKUYORUM. Bu günahın sorumluklarını kaldırabilecek güçte olduğumu hiç sanmıyorum.Ondandır ki,kelimelere dökemiyorum iç kırıklarımı.Dökemem de.Anlamaya çalışıyorum.Tanrı’nın da tam bu yüzden beni anladığını ve affettiğini düşünecek kadar ahmak olduğumun da farkındayım.





‘’Artık alkışlamayın, biraz da anlayın!’’
Dücane Cündioğlu


Harun Aktaş
 31 aralık 2013


2 Ekim 2013 Çarşamba

‘Uzun Bir Adam’ın Ardından






''Yazmak mutsuzluktur,mutlu insan yazmaz.''



Fırsat bulduğunuz her anda egosunu okşadığınız ''iki yüzlü'' çocukluğunuzu,''geleceğinizden'' muhafaza etmek için karanlık,kapkaranlık bir kuyu-zaman zaman gelip baktığınız- kazdınız mı hiç? Sizi bilmem ama ben kazdım ve oraya çıplak bir halde de gömdüm. Gene de siz bu sorunun alelâdeliğini mantığınızın en hassas hücresinde tartadurun ben,kılıcımı kuşanıp dalmaya gidiyorum o yıllara.

Böyle savruk konuştuğum için beni bağışlayın. Bağırdığımı da sanabilirsiniz şuan,lakin yine de bunu sesimin gür oluşuna bağlayabilirsiniz.E haliyle bu da kelimelerimin çıldırmasına sebep oluyor;söz geçirdiğimi de pek söyleyemem.Mesela çocukluğumda da hiç rahat durmadım böyle,yani daha açık konuşmam gerekirse büyük yaramazlıkların vazgeçilmez amatör oyuncusu oldum hep.Böyle davranarak mutlu oluyordum sanırım,bilemiyorum.Mesela ‘’ben hayatta en çok babamı da sevmedim,sevemedim’’. Ve aynı şekilde babamın biricik oğlu da olmadım.Bizim ilişkimiz,karşılıklı imzalanan bir anlaşmanın maddelerine uyma mecburiyetiydi daha çok.Babam doldurdu o gizil maddeleri ben kabul ettim. Şuan epey abarttığımı düşünüyor olabilirsiniz.Hiç önemli değil,âkil adamlarız,idare edebiliriz birbirimizi;çünkü ben sanıldığı kadar yaramaz bir çocuk da olmadım.Öyle ki birinci sınıfta‘’öğretmenim tuvalete gidebilir miyim’’diye izin almayı bile beceremezdim.Oysa bütün arkadaşlarım her dersin ortasında istedikleri zaman, sıraların arasından kuyruk sallaya sallaya gidebilme cesareti gösterirlerdi.Tuvaletin bir rahatlama mekanı olduğunu daha o zamanlar anlamıştım zaten.Keşke bununla kalsa iyi;gene bir gün sınıfta öğretmenimizin gelmesini bekliyorduk.Fakat adam gibi beklemeyi bilmediğimizden miydi neydi,sınıf toz duman içinde kalmıştı.Birçok kişi ayaktaydı,tabii ben de gürültüden rahatsız olmuş olacağım ki her iki elimle kulaklarımdan  detone olan o gürültünün girmesini engelliyordum.Ne olduysa artık o an oldu.Öğretmenimiz içeri girdi ve bana doğru gelmeye başladı.Suratımda hissettiğim şamarın çıkardığı sesle kulağımın nasıl çınladığını bir ben bilirim.

HİÇ UNUTAMADIM.

Ve hâlâ cevabını bulamıyorum,''neden o tokadı ben yedim''. Bu okulda yediğim dayakların,tokatların sadece başlangıcı oldu.Haliyle sıradan bir dayak,bir tokat bile vücut ardinal depolamak istiyor.En azından artık hakkettiğim için atılıyordu o tokatlar ve adalet yerini buluyordu.

O  dayaklar yetmezmiş gibi  ilkokuldan mezun olacağım sene zorunlu eğitim sekiz yıla çıkarıldı.Nasıl bir şeyse artık ''Hükümet'' bile dayak yiyişimden memnundu sanki,yoksa ne gerek vardı böyle bir karara,zamanı mıydı?  O zamanlar başbakan Mesut Yılmaz’dı sanırım.Adını bu olaydan sonra bir daha unutmadım.O derece siyasetten uzaktım hani. Neyse ortaokul sıralarına çabuk alışmıştım ve nedendir bilmiyorum kendimi büyümüş hissediyordum artık o sıralarda oturunca.Ne de olsa  kravat takıyordum.Benim için kravat büyüklük’ nişanesiydi.Bir de kendi kravatınızı kendiniz bağlayabiliyorsanız, ne âlâ. İşte o zaman sizden daha bahtiyarı olmaz.

O yüzden benim de çocukluğumda anlatabileceğim anılarım -sadece anı-oldu.Hatta sırf bir zamanlar anı olsun diye ucuz hilelikler peşinde koştuğumu söyleyebilirim.Nasıl yani? Gene abarttım evet,ama sanki öyleymiş gibi geliyor bana.Yoksa durduk yere neden İngilizce hocama âşık’ olayım ki. Hatta O’nun da bana âşık olduğunu düşünecek kadar kendimi kaptırmıştım bu aşka.En arkada oturmama rağmen,sadece İngilizce derslerinde O’na daha yakın olmak adına öğretmen masasının hemen önündeki sıraya oturur,dersin bitimine kadar masumane bir duruşla dinlerdim anlattıklarını.En çok da ecnebice kelimelerinin söyleyiş biçimine hayrandım.Tabii gözüne girmek için verdiği bütün ödevleri eksiksiz yaptığımı da eklemem gerekir. O’nun için başka ne yapabilirdim ki zaten? Ama yine de bu çabalarım işe yaradı ve en ‘gözde’ öğrencisi oldum kısa bir zamanda.Kendimce düşler kurar, az kelimeli senaryolar karalardım.Sonra birden kayboldu.Meğer bizim Fen Bilgisi hocamızla nişanladığı için ortadan kaybolmuştu.Bu olaydan sonra Fen Bilgisi öğretmenleri benim en büyük düşmanım oldular.

Dediğim gibi babam hiç gözdem olmadı.Babamdan çok mu nefret ederdim peki? Hayır,daha ötesi ona karşı herhangi bir duydu da beslemezdim: korku dışında.Beni dövdüğünü hatırlamadığım gibi saçlarımı okşamasını da hatırlamıyorum-belki de saçlarımın kıvırcıklığındandı,bilemiyorum-Öyle bazı babalar gibi,uyuduktan sonra rol yapacak kadar becerilerden de yoksundu.Belki de seviyorduk  birbirimizi,ama açılamıyorduk birbirimize,kim bilir.İkimiz de platonik bir aşka kurban mı gittik yoksa?
 Babamın askerde çektirdiği 21x30 boyutlarında bir fotoğrafı asılıydı salonumuzun duvarında.İlk gördüğümde anneme ‘’bu adam kim’’ diye sorduğumu çok iyi hatırlıyorum.Çünkü o fotoğraftaki adam çok yakışıklıydı ve onun babam olabileceğini hiç düşünmedim.Her baba gibi benim babam da yakışıklıydı.Asıl önemlisi nasıl olur da  oğlunun yani benim yakışıklı göründüğüm bir tek fotoğrafım hâlâ olmaz duvarlarda?

Sahi bunları niye anlattım şimdi durduk yere?

Evet,bütün bu anlattıklarım birazdan bahsedeceğim kitabın tanıtımına naçizane özel bir girizgahtı sadece.Ama öyle‘’bir kitap okudum ki,hayatım değişti’’türünden öte bende bıraktığı derin ürpertiyi birkaç satır da olsa değinmek istedim.Normal şartlarda böyle bir girizgaha gerek bile duymazdım,ancak bu sefer sessiz kalmayı pek başaramadım galiba.Sözkonusu kitabın payını da unutmamak gerekir,ki  her şeyi alt üst etti,her şey paramparça olmuş bir vaziyette kafamın içinde zonkluyor.Hatırladığım kadarıyla yaklaşık beş yıl önce Paranın Cinleri’ni okuduğumda şuan ki hâlet-i ruhiyetimin tam tersini yaşıyordum; tabii de her iki kitap birbirlerine zıt temalarla dokunuyor,ki o başka. İki bambaşka hayat: Biri masumiyeti,diğeri acı hayat’ı.

Bize kalan ise şimdilik acı hayat.




Acı hayat’tan kastım İlhan Berk’in Uzun Bir Adam’ adlı anlatı(otobiyografik)eseridir.Kendisinin deyimiyle:


''Kendim üstüne bir kalem denemesi diye bakılmalı bu kitaba.Kendimi yazarken de Montaigne’in dediği gibi,okuyucunun kitabımda beni,bende de kitabımı bulsunlar istedim.''

Peki nedir özel ve sahici kılan bu kitabı? O kadar çok anı,yaşanmışlık var ki,hangisinden nasıl,ne şekilde başlayacağımı inanın bilemiyorum.Belki de bir şairden bu kadar cesur bir atağı beklemediğim içindir.Ama bir hakikat varsa o da bazı şair ve yazarlardan çok derin bir farkı olduğudur.Burnundan kıl aldırmayan,çocukluğunu,gençliğini yerlere göklere sığdıramayan sözde birçok edebiyat adamı,çocukluğunun pembe panjurlarından baktığı hayata sığınarak, bize mavi bir resim çizmeyi anlatmayı marifet sayarlar.İlhan Berk ise bu eseriyle hakikatin çıplak yanını berraklaştırıyor:

‘’Dünyaya gelişimle ilgili hiçbir şey anımsamıyorum.Gök,her zamanki gök,evler,sokaklar,çarşılar olacak.Başka türlü olsaydı anımsardım diyorum…Dünyaya gelmiş olmak,bir bunu bilmek bana yetiyordu’’.

Kitabın girişinde bunları söyleyen şairin söyledikleri, sonundaki noktayla birlikte iyice somutlaştığını da görüyoruz.Sayfaların arasında gezinirken,aynı zamanda okur da çocukluğuyla yüzleşiyor ve kendini koruma altına alıyor yaşadıklarıyla.Bu kitabın en büyük avantajlarından biri de neden bu olmasın ki:


‘’Çocukluğunu yaşamış olanlarla benim aramdaki ayırım nedir? Öyle sanıyorum ki benim çocukluğum olmadı derken,babamı,bir onu düşünüyorum da böyle diyorum.Aslında ‘’Babam olmadı,ben baba nedir bilmiyorum’’demek yerine ‘’çocukluğum olmadı benim’’diyorum.’’

Gerçekten çocukluğumu özledim mi ya da çocukluğumla yüzleşmeye hazır mıyım? Buna cevap vermek henüz çok erken biliyorum. Kimi çocuk,büyürken arınır günah’larından,kimi çocuk da büyürken günahlara karışır.Elimizdeki yazgımızdan okuduklarımız bunlar oluyor çünkü.Dahası en büyük günahımız belki de yazgımızın bize bahşettiği çocukluğumuzdur.Ayrıca çok iyi bilirsiniz ki çocukluğun en güzel yaşanmışlıkları baba-anne-‘ ile birlikte geçirilen an’lardır.Mezkur Şair,dünyaya gözlerini daha açar açmaz yalnızlığın asık suratıyla tanışmış belli ki,ya da...Bazı kişilerin yalnızlığı daha koyu olur derler ya,aynen öyle.

Herkes için mi geçerli bu? Sanmam:

‘’Çocukluk asıl babayla başlıyor,diyeceğim.Babamı düşününce,ondan pek bir şey anımsamıyorum.İşte bunun için de benim çocukluğum olmadı diyorum.Onunla doğduğum,oturduğumuz evde hiç el ele yürümedik.Bunu bile söylemem zor.Beni hiç dövmüş olabilir mi? Bilmiyorum.Hiç sevdi mi? Onu da bilmiyorum.Elinin yanağımın üstünde hiçbir anısı yok…’’

Evet,bu satırları okuduğunuzda, elinizde olmadan ajitasyona banılmış sayfalar, diye düşünebilirsiniz,ancak biraz sabredip ilerlediğinizde nasıl da büyük bir yanılgı içine girdiğinizi fısıldayacaktır çevirdiğiniz nefti sayfalar sizlere. Daha da ötesi yakalandığınız o duygu çıplaklığıyla birlikte usulca sayfalarını çevirip örtmeye çalışacaksınız O’na karşı mahçubiyetinizi.Bizi mahveden biraz da bu önyargılarımız,sabırsızlığımız değil mi? Sonunu beklemeden çamur atmayı çok iyi biliriz.Neyse biz fazla konuşmadan Şair’in çocukluyla devam edelim yolumuza:

’Çocukluk nasıl unutulur? Nasıl yadsınır? İşte bunları düşünüyorum da belki de ben çocukken daha belleğim oluşmamış,kurulmamış gelişmemişti diyorum.’’

Bu satırlar,''hatırlamak için bir hafızamız varken,unutmak için elimizde hiçbir şeyin olmaması;hayatın bize attığı en büyük kazıktır'' sözünü hatırlattı Murathan Mungan'ın.Size de oluyor mu bilemem ama ben,zaman zaman hatırlamak istemediğim ama bilinçaltımın benle inat edercesine hafızamın kapalı çekmecelerini kurcalamasına fena halde bozulurum.Aslında hafıza metamorfoz halidir vicdanın.İstesek de baş edemeyiz.Ya da yazgımıza boyun eğercesine devam ederiz hayatımıza kaldığımız yerden.Gene de bütün bunlara rağmen bir tek şeyi yapabileceğimizi düşünüyorum,o da vicdanımızı daha fazla rahatsız etmemek.Bazı yaraların çok geç kabuk bağlamasının sebebi de bu değil mi zaten?

Şairin duygularımı derinden sarsan kısımlardan biri de Manisa'nın kurtuluşuna dair verdiği tümcelerdi:

''..düşman yenilmişti,kent bayraklarla donatılmış,YAŞASIN! sesleriyle çınlıyordu.Tutsaklar geçerken halk taş atıyor,tükürüyor,yumrukluyordu.Kentin dış mahallesindeki bir çukuru hiç unutmam:Kent düşmandan temizlendiğinde,sokaklarda,duman içinde hâlâ can çekişen düşman askerlerine rastlanıyordu.Ölü bir askerin bacaklarına çakı saplayan bizden büyük çocukları hiç unutmayacağım''

İşte böyle bir dünyada,böyle bir zamanda çocuk olduğunu fısıldıyor İlhan Berk.Elbette ki tarihi döneme ve şartlara göre değerlendirmek gerekir,ama yine de ''ölmüş bir askerin'' bacağına çakı saplamasını, ki o kişi düşman bile olsa vatanseverlikle izah edemem.Peki ya diğer pencerede hangi resim var onu biliyor muyuz? Okullarda okutulan tarihe bu yüzden ben hiç saygı duymam;çünkü yalanlar silsilesinden başka bir şey değildir ve dünya zannedildiği kadar ne masum ne de temizdir;çocuklar nasıl temiz kalsın ki.Aradan bunca zaman geçti,değişen n’oldu peki? Hiçbir şey.Hatta daha da ''kirlendik;çünkü büyüyoruz''.

Sayfaları çevirirken denk geldiğim şu satırlar,uzun bir süre nutkumun tutulmasına sebep oldu:


  • ‘’Büyük ablam deliydi.Yedi kişilik  küçük evimizde Huriye ablam tek başına bir odada otururdu.Çıplaktı ve öyle öldü:..ablamı Manisa’nın düşman işgalinde evde bırakıp dağa çıktık.Kent yanıyordu ve ablam bizimle dağa gelmek istememişti.Ben neden sonra onun,yangın evimizi sarınca,odasından çıkıp kente indiğini,öyle bir zaman dolaştıktan sonra,saçlarından tutuşarak yanıp kül olduğunu öğrendim.Benim çocuk dünyam da böylece yıkıldı’’

  • Bütün çirkinliklerin,savaşların günahını hep masum olanlar verir.Böyle bir durumu düşünürken bile insanın içi burkuluyor.Aradan yıllar geçmesine rağmen hem de.İyi insanlar neden çabuk göç eder ki bu dünyadan?
  • Şairin de sık sık ifade ettiği gibi sürekli uçlarda yaşadı ve şiirlerini en uçlarda kaleme aldı.Behçet Necatigil de zaten onun için‘’şiirimizin uç beyi’’ diyerek ona hakkını teslim etmiş oldu böylece.
  • Dolayısıyla bu kadar uçlarda yaşayan birinin çocukken nasıl oyuncakları olsun ki.Ya da oyuncaktan kastımız ne tam olarak,gelin gene sözü İlhan Berk’e bırakalım:

  • ‘’Çocuğun oyuncak dediği taş parçası,kırık bir sandalye,bir cam,bir ağaç dalı da oyuncaklarıdır onun.Oyuncak ‘’çocuğun benim’’diyebileceği her şeydir.Bunun için sokağa çıkması yeter.Sokaksa evden çok çocuklarındır.’
  • Şair, her çocuk gibi büyümeye başlıyor ve artık Ortaokul yıllarında boy atıyor.Böylece ilk aşk’la da tanışmış oldu.Yaşlılığında yakışıklı olan Şair, acaba çocukluğunda da o kadar yakışıklı mıydı? Arzu ederseniz sözü ona bırakalım:

Bir fotoğraf karesi:

Yakışıklıyım.Saçlarım biryantinli,parlak,ortadan ayırmışım,üstümden özen akıyor.Bir elim pantolon cebinde,öbür elimle ceketimin yakasını tutmuşum.Ellerimi böylece belki ilk kez koyacak bir yer bulmuşum.Yüzüm adamakıllı uzun,bir at yüzü sanki;kulaklarım küçük,dudaklarım ince,hafif şiş gözlerimin altı…Sevdiğim kız en önde okul müdürünün yanında duruyor.Esmer ve hep gülen.Cebim,onun için yazdığım şiirlerle dolu…’’

Görüldüğü gibi batı cephesinde de değişen bir şey yok,en büyük şairler bile bir aşkla başlamış şiire.Belki aşk olmasa şair de olmaz.E şimdiki aşklar,genellikle yalanla cebelleştiğine göre,şimdiki şairler de neden yalan olmasın ki?

Peki Gerçek neydi şair için:

…’’Gerçek benim!..Gerçekten de kişinin bu dünyayı,dünyadaki nice şeyi anlayabilmesi,onu kabullenmesi,ya da yadsıması,değiştirmek istemesi ancak kendini ortaya koyması,bir birey olarak bu bilince sahip çıkmasıyla başlar.’’

Asıl bizi ilgilendiren de  belki de Şairin yazmayla olan ilişkisini anlattığı kısımdır.Daha ilk okul sıralarında şiirle tanışan birinin ileride büyük bir şair olacağını kim bilebilirdi ki? Ve daha ortaokul sıralarındayken şiirlerini Halk Evi basıyor.Aynı zamanda Hayat ve Muhit dergilerini de takip eder.Bir yandan da Nâzım Hikmet,Ahmet Haşim gibi şairler…Tabi okuyacağım derken insanın başına hiç beklemediği şeyler de gelebilir:

‘’O zamanlar benim günlerim,her gün okula dişçi dışında,kitaplarda geçiyor.Muradiye camisinin kitaplığında beyaz sakallı,nur yüzlü,daha çok ululara benzeyen,yeşil sarıklı birinden dergileri alıp okuyorum.Adam beni hep karşısına oturuyor,oturtup bana bakıyor.Ne zaman bir kitap verse ellerimi ellerinden zor kurtarıyorum.Kitaplık cami gibi sessizdi ve hemen hemen de kimseler olmazdı burada…Bu ulunun bir homoseksüel olduğunu  çok sonra anladım ve ürktüm.’’

Aslında alıntılara yer vermemin sebebi,kitabın içinde saklı duran kelimelerin,hayatların,acıların ne kadar kutsal olduğunu anlatmak içindi.Belki de Şair kadar anlatmayı beceremeyeceğimden korktuğum için de olabilir.Her şeyden önemlisi böyle bir kitabı,hayatı okuduğum için kendimi bahtiyar addediyorum.Böylece okuduğum şairlerin listesinde adı epey geride olan bu Şaire haksızlık yaptığımı da öğrenmiş oldum.Kitabın bana kazandırdığı en büyük şey de bu oldu galiba.Ve tanıdığım onca hayat da cabası.



Daha önce 2008 yılında Çırağan Sarayı’nda İlhan Berk’i konu alan bir söyleşi düzenlenmişti ve gene orada öğrenmiştim aynı zamanda ressam olduğunu.Büyüdükçe öğreniyoruz galiba.


114 sayfalık kısacık bir kitaba ‘uzun bir adam’ın hayatını okumak hiç de öyle kolay olmadı.



Son olarak Alber Camus’un şu sözüyle bitirmek istiyorum:


‘’Bu dünyayı anlamlı bulsaydım kalemi elime almazdım’’









                                                                                                              Ekim 2013


22 Eylül 2013 Pazar

İtiraf




Uzun bir zaman oldu aranızda olmayalı. Malûm biz şairler, çok yoğun oluruz.Mütemadiyen şiir yazıp okuduğumuz için de pek vaktimiz olmaz safsata yapmaya. Kendimiz için değil cancağızım, daha çok siz sevgili okurlara iyi şiirler sunmak için ortalıkta görünmeyiz.Tıpkı öleceklerini anladıklarında çekip giden kediler gibi,kayboluruz ortalıktan.Ah bir de bu ukalalığımız olmasa!.. Bazı şairler süper egodan yoksun olduklarından,ne dedikleri de pek anlaşılmaz.Abesle iştigal etmeyi marifet sanırlar. Fikirlerini iyi tahlil etmelisiniz bu yüzden,yoksa üzülen siz olursunuz.

Ne demek istediğimi anlıyorsunuz değil mi?

 Neyse bırakalım bunları, söyleyin bakalım neler yaptınız ben yokken? Ya da boş verin lüzumsuz bir soru oldu.Hem bana ne, ne yaptığınızdan öyle değil mi? Bir de ne iş yapabilirsiniz ki okumaktan başka. Kaldı ki canım çıktı, okumayı sevdirene kadar size. Elbette ki pişman değilim, onu demek istemedim.Hemen yanlış anlıyorsunuz ayol beni,teessüf ederim. Duyduğuma göre şiir de karalıyormuşsunuz. Bu kervana katılmayan bir siz kalmıştınız zaten.Hatta şair olmak istediğinizi ifade etmişsiniz pislik içinde boğuşan günlüklerinizde.Okudum tabii.Hem de tek tek,kim ne yazmış hepsini biliyorum.Çok komiksiniz, hatta aklınızın alamayacağı kadar çok. Sizin gibi insanların yapacağı meslek değil ki şairlik. Öyle birkaç çapulcunun dediği gibi kutsal bir meslek falan filan da değil.Aldanmayın bu kaşarlanmış sözlere rica ediyorum.Hem kutsal olsaydı dilencilik yaparak satmaya kalkışırlar mıydı şiirlerini? Nereden mi biliyorum? Bastıkları şiir kitaplarını köşe başlarında bekleyerek satmaya çalışanların, herhangi bir profesyonel dilenciden ne farkı var sizce? Hiç. Bütün suç sadece onlarda mı peki? Elbette değil. Hepinizde.Okumayı bırakıp şiir yazacağız diye tutturursanız böyle köşe başlarında züğürt gibi dilenir işte şairler. Hakkınız yok bu suçu işlemeye.Yazıktır,günahtır!..Kendinize gelin cancağızım.Hiç yakışık kalıyor mu siz alaylı okurlara.Ben yakıştıramıyorum.
Ama anlatacaklarım bunlar değildi ki.Nereden geldim bu konuya,hiç anlamadım.

Durun durun bulacağım şimdi…

Hah, hatırladım:

 Anlatıp anlatmama konusunda çok düşündüm doğrusu, ancak mevzubahis değerler olunca düşünecek hiçbir şeyin olmadığına karar verdim. Şaşkınlığınızı anlayabiliyorum, hak da veriyorum tabiî. Geçen gece şair dostlarla birlikteydik yine bir meyhanede. Herkes en son kaleme aldığı şiiri okudu önce. Bilahâre eleştirilmeye başlandı şiirler. ‘’Mirim biraz daha metafor kullansaydın ya; metaforsuz şiir hiç sevmem’’,demesin mi bir şair dostumuz.’’Ama ben de hece şiiri sevmem cancağızım,n’olacak’’ diye bir cevap alınca, tartışma gittikçe büyüdü. Bense olanları seyrediyordum acemi bakışlarla. Çok gülünç bir vakayla karşı karşıyaydım zira ve n’apacağımı bilemiyordum. Karar verdim,tartışmayı seyredecektim. Gece boyunca sohbet birbirine iğnelemelerle geçti. Bu konuda şairler eskilerin deyişiyle pek istidatlıdır; yani yeteneklidir.Sabaha kadar sürdü bu sidikli atışmalar,anlamadığım bir şekilde.Tam herkes sakinleşti dediğimiz anda da bir şair arkadaşımız,yani hepinizin çok yakından tanıdığı ve ismiyle müsemma olan Şair Yazgı, hiç nâhoş olmayan bir kelimeyi ağzından kaçırınca,tabiri caizse işin cılkı çıktı. Buna maruz kalan ise laf aramızda şiirlerini çok sevdiğim Senai Kabahat oldu.Tabii ki Sayın Kabahat’ın avukatlığını yapmayacağım; olması gerekeni söyleyeceğim: Gecemizi mahvettiler!

Off of!..

Çok yorgunum, o yüzden hiç sormayın sonra n’oldu diye. Siz, sadece okuyun,kaldı ki şairleri anlayamazsınız? Biz bile anlayamıyoruz kendimizi bazen.Hayır sizi kırmak gibi bir niyetim yok,gerçekleri söylüyorum.Hep böyle yapıyorsunuz,olmaz ki.Ama siz olmasanız şiir yazmanın da hiçbir anlamı olmaz,kabul ediyorum. Şunu iyice belleyin:şairler olmadan siz bir hiçsiniz!.. Çok çetin oldu bu söz de.

Peki, neden bazı şairler, hiç tartışmasını beceremiyor? Neden sürekli hakaretvari cümlelerin gölgesine sığınıyorlar? Cevaplar çok basit olmasına rağmen,hep kaçarlar nedense yüzleşmekten kendileriyle. Yine de ne olursa olsun hiç kimsenin hakkı yok başka birini kırmaya. Yoksa  nasıl olsa şairiz, deyip dillerine hakim olamadıkları için mi böyle davranıyorlar? Hayır hayır tamamen kişinin kendini bilememesinden kaynaklanıyor. Bu gibi insanlarla-affedersiniz şairler- değil şiir, lahmacun fiyatlarını bile tartışamazsınız.Kendi yazgılarına terk edeceksiniz böylelerini,ancak o zaman anlarlar hayatın cilvesini.

Herkes şair.mi?

Sahi ders alırlar mı?

Şimdi soruyorum ne olacak?

Hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam mı edecekler? Daha önce hep böyle olmadı mı zaten, diyeceksiniz belki de.Bilmiyorum ama ben bu işlerden sıkıldım. Hem de fazlasıyla. Sıkıldıysan bırak şiiri, diyerek kolaya kaçmayacağınızı biliyorum;bu kurtuluş değil çünkü.

Üstüme gelmeyin ve kapatın artık bu konuyu.Baksanıza Godot gelmedi hâlâ.Çok özledim onu. Ahh…Hasretlere tutsağım cancağızım!..Olmuyor işte,yapamıyorum. Her akşam buraya gelip onu bekliyoruz.Yıllar geçti…Ama yok işte. Estragon, ayakta duramayacak kadar yaşlandı.Vlademir’i de yarın asmaya götürecekler.N’apacağız? Elimizden hiçbir şey gelmiyor.Godot gelse böyle mi olurdu?
Haberiniz var mı tüm bunlardan? Gidiyorlar işte birer birer.Yalnız kalacağız,kimse bizi anlayamayacak.
Kime derdimizi anlatacağız?
Kime sığınacağız geceleri?

Toparlayamıyorum.

Unutmadan, bu haftaki ödeviniz: ’’Vox populi,vox Dei’’.
Bu söz üzerinde tartışacağız,hazırlıklı gelin.İtiraz istemem.


Bastonum nerede! 









Şubat 2013