17 Ekim 2014 Cuma
7 Ekim 2014 Salı
24 Ağustos 2014 Pazar
31 Temmuz 2014 Perşembe
‘’Im Nin alu’’
Farkındayım. Deneysel cümleler kurarak içinde
bulunduğum durumu sizlere inandırmaya çalışamam. Hele ki bu kadar duyarsızken
kendi ruhsal beklentilerime. Tabii sandığımdan çözülmesi zor bir çemberin
içindeyim. Öyle ki ne kadar anlatsam, ne kadar ben buradayım desem de pek bir
ifade etmeyecek gibi görünüyor manasızlığım. Cennet çok uzaklarda şuan ellerime. Sırf bu yüzden ortalıklardaki
görünürlüğümün kime zararı olduğunu bilmek isterdim. En azından böyle düşünmeye ikna etmeliyim
kendimi bir süreliğine. Fakat durum henüz o kadar trajikomik değil, yani asıl
amacım kendimi sizlerin önüne sermek gibi bir gayeden yoksunum. Ölüyor çocuklar,
yine öldürüyor ötekiler dediğimiz o diğerleri.
Ah meso demek istiyorum sadece. Ah meso, ah!..
Zolotisky gibi sinirlerim
sıkışıyor bazen. Salyalarım toprağı deliyor. Aldatıldığımı düşünmek suç
olmamalı. Tek başına bir anlamı olmalı bu saçmalığın ve hatta teşbihte hatalar aranmalı, sorular
sorulmalı: Neden Zolotisky? Neden cennetten bu kadar uzaktayım? Psikolojik
açıklaması bu mu umurumda olduğunu hiç sanmıyorum, inanın bilmiyorum.
Bilinçaltımın ihanetine maruz kalan ben değilmişim gibi davranmaktan bıktım. Sonra
o sonralar hep gelir kapıma dayanır. Bir Yusuf Masalı, yani tanrısal şiirler. Tam
burada dağılıyor fikirlerim işte. Ruhumsa berbat bir görüntü çiziyor. Dönüşümünden
tiksinmek bu kadar kolay mıydı araf’teyken? Haddini aşmış berbat bir kafa
bulanıklığı yaşıyorum. Harflerim, kelimelerim ve cümlelerim neye karşılık geldiğini
kestiremeyecek kadar muallaktayım? Dedim ya düşünüp düşünüp aklımı kurcalıyor o
şiirler. Hep böyle oluyor. Hep böyle zamanlarda tersine dönüyor damarlarıma
hayat veren su damlacıkları. Kıblesizim. Karşısına dikilsem evet sizler,
sizlersiniz beni bu hâle sokan ey Tanrının seçilmiş kulları? Ama bunu demek
erdem değil. Saklamaktır. İliklerime kadar korkuyla dolmuş vaziyette içim. Tanrıya
neden sadık değilim. Hayır çılgınlık değil
bu. Bir başka günahın teşhiridir. Odamın penceresi açık. Pencerem hep açık.
Havarilerin Hz. İsa’nın gelişini bekledikleri gibi hep O’nu bekliyorum. Kimdi
o? Neden gelmiyor? Pencereler kapanmasın. Pencereler. Kapatma pencereyi.
Kuşlar. Kuşlar konuyor damlara. Kuşlar düşüyor damlardan. Kendi ayakları
üzerinde duran insanlara imrenmeli miyim? Güzel. Her şey güzel görünüyor
ruhumuzla bakınca. Ama ölüm. Değişen
hiçbir şey yok. Çocukların gözleri ıslak bakıyor bu akşam da. Dua etmenin diğer
adı neydi? İsrailoğulları’na nefretle ne zaman baktım? İnsan. İnsan. Ne vakit
kutsal kılındı kanları. Yanıbaşımdasın ey sevgili!..
Lâkin avâzım çıkmıyor. Senin
kadar vahşi bakamıyorum ölüme. Neden hep sen? Bunun cevabını bilen kim kaldı bu
hayatta? Hz. Davut’un dibinde ağladığı duvar neden artık sızlatmıyor yaramı.
Ağlamak size yakışmıyor? Resmi cerbezeler
çocukların çığlığını dindirmeye yetecek kadar samimi gelmiyor. Kınamak
yetmiyor. Çünkü birilerini kınayınca bombalar yönünü değiştirmiyor. Savaşlara
yabancı mı dilim? Bir işaret gelemeyecek. Bir peygamber bir başka kavmi kurtarmaya
gelmeyecek bir daha artık. Son ayet çoktan indirildi. Ne yazık ki söylemeden de
yüzüm ele veriyor kendi meymenetsizliğini. Diyorum ya her daim açık kalmalı.
Kapanmamalı. Bunca kelimeyi sarf
edişimin sebebi ne, ne kadar beyaz vicdanım? Tanrı şimdi o çocukların ölülerini
de görüyor. Hepimiz biliyoruz bunu. Bir bildiği olmalı diyorum. Gerçekten bir
bildiği var ki, sessiz kalıyor şimdilik. Bunu söylediğim için kaç günah bırakıldı
heybeme, ne kadar küfre girdim? Müslümanlığım ne kadar yara aldı? İnan ve
sorgula diyorum dilime. Ama dilenme. Uzadıkça uzuyor cümlelerimin ardına
saklanan hayâsızlık. Kavuşmaya ramak kalıyor yeni günahlara. Günahlar kimin
umurundaki. Biri sesleniyor sanki karşı mağaradan. Kaynanaya sövülen damatların
bağırsak ağrısıyla inliyor odamın ışıkları. Gürültü: Sesler çok şeydir.
Mucizeler. Bedenleri gölgelerinin ardında, ama sesleri…Sonra… Gitme!. Kal. Sövsen
de benimsin, dövsen de. Şaşmamak mümkün mü buna? Her şey mümkün. Kasabalar,
köyler ve varoşlar. Oralarda büyüdük. Ama artık kentliyiz. Oysa ruhumuz taşralı.
Taşra kabadayısıyız. Tanrı bu yüzden kentte. Ruhum bu yüzden azapta. Bu sözleri
neden ikrar ettiğimi bilseydim, anlatmazdım bunları. Sadece susardım. Susmanın
bir başka adı var mıydı? Ölüler neden susardı mesela? Konuşan ölülerden neden
bu kadar korkulur? Hadisene bana inandır suskunluğunu. Kalbimde nabzını yitiren
mahremimin menfaatini anlat bana. Artık konuşmak istiyorum. Dönüşmek istiyorum.
Fotoğraf: Rene Magritte
28 Temmuz 2014 Pazartesi
25 Temmuz 2014 Cuma
19 Temmuz 2014 Cumartesi
Beyaz siyah
Gözlerime soğuk rüzgârlar çarpıyor
sarsılma bırak dökülsün günahlarım üzerimden
sonra tersten oku adımın harflerini
soluğu yara bandıyla sarılmış bir yabancı
gibi
ama sakın sus deme ellerime
bir tel kopar saçlarından
ve as kirpiklerinin sulak kenarına
ben ordayım
ayaklarının dibinde
oysa uzadıkça saatler
her tekmenin ardından biraz daha azaldım
itirafım derindir çünkü
sanma ki özledikçe çopurlaşır merhametim
âşıksam bunu hakkıyla yaptığım içindir
bu yüzden sözlerimdeki utangaçlığa aldanma
bir sebebim var
bir kalbim var damarlarımı mıncıklayan
geceleri
söz geçiremem duruşuma
bilirsin taşınmak güçtür bir başka kentin bir
başka resmi meydanına
üzerinde düşün ama söyleme
her söz daha çılgınlaştırır kaderimi
biraz duralım ikimiz de
şöyle bir dokunalım aynanın kesilmiş tellerine
keskinse dilime sür kanımın rengini
hakkıyla almak istiyorum içime
fakat damar kesildi diyerek boşuna yorma gülüşünü
ben arasındayım iki dudağının
hadi anlat
artık büyümek istiyorum
temmuz 2014
30 Haziran 2014 Pazartesi
16 Haziran 2014 Pazartesi
Yoldaki Sokak
Sokaklar her zamanki gibi çamurlu, çöpler kedilere
meze ve arabalar son derece fiyakalıydı. Çocuklar ve erkeklerse Allah’a emanet…Düşünecek
daha başka şeyler olmalı bunların dışında. Mesela bazı çocuklar neden büyüdükçe
erkekleşir? Sanırım büyüdükçe yabancılaşıyorlardı kendilerine. Erkek olmak
biraz da yabanileşmekti özüne. Öyle bir şeydi işte. Karışık ama anlaşılabilir.
Peki ya kadınlar, yani ben ne zaman yabancılaştım kendime? Kaç yıl çocuk kalabildim, hiçbir şey
hatırlamıyorum. Beynimde o günlere dair hiçbir iz yok. Babamın annemi aldattığı
o gün hariç. Çocuklar susmazdı, ama ben sustum o gece. Susturuldum belki de.
Aslında babam geceleri geç uyuduğumu bilseydi, aldatmazdı annemi. Annem benim
yüzümden aldatıldı. Sonra. Çok daha sonra babam terk etti annemi ve beni. Ben
annemi terk edecek kadar cesur değildim. Yıllar geçti. Yıllarla birlikte bütün
tandık çocuklar büyüdü.
Yıllar geçince ben de büyüğümü anladım. Bana
büyüdüğümü hatırlatan biraz da annemdi. Artık çocuk değilsin, kendine çeki
düzen verdi derdi hep. Büyümüştüm. Her şeye rağmen annem, babanı sev diyordu. Ben de sevilmedim
hiç. Ama kimse onu sevin demedi. Hiç sevgilim olmadı babamdan başka. Babamı
aldatmadım belki ama, denedim. Başaramadım. Başarısızlık hiç yabancı değildi
bünyeme. Alışkındım. Öyle işte, sev diyordu babanı. Sebepsiz.
‘’Anne, neden
seni aldattı babam!?’’
Annem sustu önce. Sonra lafı geveledi. Biraz daha
sonra sustuk ikimiz de; çünkü ikimiz de haklı olduğumuzu biliyorduk. Annem
uzunca susmayı beceremezdi. Kız çocukları babalarını kıskanmamalı, derdi. Oysa
ben hiç kıskanmadım. Sadece nefret ediyordum. Acaba bir gün anlatsam bu
saçmalıkları, ya da yazsam ve herkes okusa bunları. Sonra babama ithaftır diye yazsam
yazdıklarımı. İnanırlar mı? Hayır, inanmazlar.
Daha önce de yazdım çünkü. İnanmadılar. Bana hiç inanmazlardı zaten. Bedbaht
olmak benim kaderim olmamalıydı. Her neyse. Sırası değil bunların. Oradaki erkekler
bana bakıyor olmalıydılar? Orospuya
bakmak suç değil ya, baksınlar. Saklayacak değilim, orospuyum. Ben katıksız bir
orospuydum. Bakışıyoruz. Farklıyız birbirimizden. Organlarımız bile. Bakmak
tatmin etmiyor, gülümsüyorum. O da yetmiyor, göğüs çatalımın perdelerini indiriyorum.
Bütün dikkatleri üzerime çekmeyi başarıyorum. Acaba nasıl düşlüyorlar beni
şimdi. Keşke akıllarından geçenleri okuyabilseydim. Düşünmek ayıp değil, hele
günah hiç değil. Bizim için ama. O halde neden daha sapıkça düşünmediğimi
anlamış değilim.
Hepimiz bir yatağa uzanmış sevişiyoruz. Ellerim
bağlı. Gözlerim kapalı. Dışarıda çocuk sesleri. Babalarının elini tutan kız
çocukları ağlıyor. Bağırışlarım odayı kalabalıklaştırıyor. Ne yazık ki hiçbir
şey içimi ferahlatmıyor. Ucuz numaralardı bunlar çünkü. Belki başka bir zaman. Sanırım
erkeklerin halinden anlamalı bir kadın. Ne bileyim işte, onların ne istediklerini
bilmeli. Bizler onlar için yaratıldık. Yürüyorum. Düşünüyorum. Galiba biraz da
titriyorum. Erotik laflarını esirgemiyorlar. Centilmen erkeklerden eser yok…
Yazık. Duyabiliyorum. Bu kulaklar daha önce neler duymadı ki. Olsun diyorum.
Sen kaşındın. Hem erkek bu, kadın kışkırtırsa, yapacak bir şey yok. Teslimiyet takvadadır.
Daha fazlasını beklemesinler, benden bu kadar diye içimden geçirdiğim kelimeler
duygularımı kontrol ediyorlar. Birkaç adım ötedeki duvarın yanında durarak gözlüğümü
takıyorum. Durakta otobüs bekleyen bir yabancı gibi. Hem böyle yaparak daha
havalı ve daha şuh duruyorum. Öyle olduğumu düşünüyorum. Başka erkekler bakıyor
sonra. Parmaklarımın arasına aldığım bir dal sigarayı bırakıyorum kırmızı rujla
beslediğim dudaklarımın arasına. O esnada bir erkeğin bana doğru yürüğünü fark
ettim. Bekliyorum. Kendisinde çakmak olduğunu ve arzu edersem sigaramı
yakabileceğini söyledi. Hemen cevap vermek istemiyorum. Fırsatını bulmuşken
tadını çıkarmak istiyorum bu anın. Karşımda cevap bekleyen bir adam ve onun
bekleyişinden haz alan ben. Gözleriyle dilini mi yuttun, konuşsana der gibi
bakıyordu. Ben sigara kullanmıyorum. Sadece alışkanlık diyerek hemen cevabı
yapıştırıyorum. Şimdi cevap bekleme
sırası bana geliyor. Peki o halde ben de gidiyorum, deyince dur, biraz daha kal
yanımda diyorum. Hiç itiraz etmeden, peki beklerim, ama bir şartla... Şartını
soruyorum. Beni öpmek istediğini söylüyor. Böyle bir durumda, başka bir şey
yapmam gerekirken, susuyorum. Tek yapmam gereken buymuş gibi. Sustuğuma göre,
kabul edilmiş sayılıyor olmalıydım. Beni öpüyor. Dudaklarıma bir erkeğin
dudakları ilk defa değmiyor, ama ilk defa bu kadar utandığımı anladım. İkimiz
de yabancıydık. Bunu söylemek kolay olmasa da rahatlatıyor o dudak birleşmesi.
Ayrıldık ve gitti. Hiçbir şey demedim. O da demedi. Köşe başındaki erkekler
kızgın gözlerle bakıyorlardı. Nasıl olduysa tartışan iki erkek çıkıyor
kasaptan. Ağır küfürler dağılıyor etrafa. Yeşil gömlekli adamın elinde siyah saplı
bir bıçak var. Tetikte bekleyen kediler içeriye giriyor usulca. Kediler
ciğerlerin arasında dalıyor. Başka bir seçenek gelmiyor aklıma. Kedilere
dalıyorum. Kavga edip etmemeye bir türlü karar veremeyen o iki erkeğe
çeviriyorum gözlerimi. Beklediğim yerdeyim hâlâ. Ayrılıyorlar bir süre sonra.
Yeşil gömlekli olan tekrar kasaba giriyor. Yüzünde kan görüyorum. Kasap bu
olmalı diyorum. Öteki devam ediyor yoluna. Kedilerin çıkmasını bekliyorum.
Belki de kaçamadılar, yakalandılar kasaba. Aklıma başka şeyler geliyor. Bu
sefer daha pesimist şeyler düşünüyorum. Olabilir mi diyorum kendi kendime. Ciğerleri
murdar eden kedilere ne yapılacağını en çok kasaplar bilir. Acılı bir miyavlama
sesi geliyor içeriden. Gözlerim kapıda. Yok. İçeride hapis kalmış olmalılar.
Belki de hıncını onlardan çıkardı kasap. İçeriye bir kadın giriyor. Kasabın
metresi olmalı. Bu söz bir filmi hatırlatıyor. O filmin sahnelerinde kedi
yoktu. Kadın kasaptan kırmızı et istiyor. Kasap ilk görüşte vuruluyor kadına.
Kadının yalnızlığı derin. Filmin sonunu getirmiyorum. Sıkılıyorum. Sebebi yok. Boş
veriyorum kadını. İki kedi daha eksildi sokaktan. Gözlüklerimi çantama
koyuyorum. Etrafta kimseler yoktu. Köşedekiler de gitmişti. Derken kasap,
boğazlarına ip geçirilmiş iki kediyi dükkanın önündeki ağaca bağlıyor.
Gerginliğim biraz düşüyor. Korku filmlerinde alışkın olduğum sahneleri
düşünmekten vazgeçiyorum. Mevsim sonbahar. Deniz dalgalı. Güzel şeyler bunlar,
diyecekken kandırma kendini sıradan bir gün ve sıradan insanların yaşam telaşı,
demek zorunda kalıyorum. Kendime başka bir yer aramak için ayrılıyorum oradan.
Biraz önceki havamdan eser yok. Dudaklarımdaki ruju siliyorum. Sonra. Başka
günahlara dalıyorum.
Harun AKTAŞ
Mart 2014
5 Mayıs 2014 Pazartesi
17 Şubat 2014 Pazartesi
Tanrıya iftira
deli kahkahalar fışkırdı azgın
boğazımdan
ama hiç kimse çaba sarf etmedi
anlamak için beni
pes etmedim
sabrettim
günlerce sakalımı sıvazladım ıslak
parmaklarımla
gene de hiç kimseyi o ilk ayet gibi
etkilemedi yazdıklarım
ve kıskanç dilleriyle ergen dediler
kelimelerime
oysa
saçları çoktan yaşlanmıştı günahlarımın
farkındaydım
çünkü sûratımda babamın avuç izleri
gizleniyordu
işte tanrının tam da bu yüzden anlamaya
ihtiyacı vardı
beni
taraklı ağrılarım ağır geliyor sözlerime
pişmanlık kan boyu
haykıramıyorum
tanrıyı bu kadar utandıracak ne yaptım
neden elleri bu kadar uzakta tanrının
hiçbir izahı yok
evet hangi kadının göğüslerine çarptıysa
ellerim
gözlerimi biraz daha kanlı gördüm
ama bu kader değil
yazgımın namussuzluğuydu bedenime
anladım ki haykırmak tanrıya karşı
aşağılanmakmış
bu yüzden sımsıkı sıktım yumruğumu
tanrının adını çekip attım dişlerimin
arasından
bir daha aldanmasın diye dilimin astarı
şimdi aynı anda dudaklarımın günahı için
gümüş bir hançeri
ve çirkinliğim için
uzun saçlı bir aynayı bileyliyorum
hadi bakalım
varsın herkes iftira atsın
kimse umurumda değil
nasılsa bu günah ikimizin:
ve tanrı
ve
ben
Harun AKTAŞ
28 Ocak 2014 Salı
15 Ocak 2014 Çarşamba
Sûret
Terli bir geceydi. Yatağından kalktı, bekledi. İlk defa bir böcek gibi ne
kadar çaresiz olduğunu hissetti. Bu acınası haline birden gülümsedi. Bu gülümse,
aykırı bir kahkahaya dönüştü bir müddet sonra. Düşündü. Banyoya gitti. Uzun
zamandır yapmadığı bir şey yaptı ve soyunmaya başladı.Sol memesindeki bene dokundu.
Banyo dolabının içinden orta sınıf ailelerde görmeye alışkın olduğumuz sarı
tarağı çıkarıp vücudundaki siyah kılları
taramaya başladı şiddete mahal veren belgisiz bir nobranlıkla. Saçını
tarayamamanın acısını bedenindeki kıllardan çıkarıyordu sanki. Aynı hınçla çekmeceden
çıkardığı cep aynasından suratına baktı ve hiç
beklenmedik bir anda gözlerini yumarak tarağın köhnemiş dişleriyle yüzünü hunharca
taramaya koyuldu. Kanlar aynaya fışkırıyordu. Aklını yitirmiş gibiydi adeta. Göz
göze geldiği aletinin ufak olduğunu fark edince, taramayı kesti.
Banyodan çıktı. Şortunu giydi. Bornozunu
üzerine geçirerek yatak odasına doğru hareket etti ve geçen hafta, son anda öldürmekten
vazgeçtiği kadının dudaklarını ısırdığı o ânı hayal etti. Kanama devam ediyordu
hâlâ. Balkona çıktı. Beyaz bir havluyla kanı durdurmaya çalıştı. Başarılı
olamadı ama. Masanın üstünde ağzına kadar dolu bir bardak süt vardı.İçinde fail-i
meçhul bir cinayete kurban giden bir sineğin cesedi öylece duruyordu. Sineği
fark etmesine rağmen hiç umursamadı ve kafasına dikti sütü. Bardağı yaladı. O
kadınla sevişir gibi. Kendi bedenine dokunur gibi. Sandalyeye oturdu. Midesinin
bulandığını hissetti. Kusmak istedi, ama kusamıyordu.
Bulantı, yerini bir sancıya terk etti. Karnını
yumrukluyordu durmadan. Ne olduğunu o da anlamıyordu. Ne yaptıysa dindiremedi
karnının acısını. Havluyla yüzüne bastırıyordu. Işıklar kesildi ansızın.
Salonun içinde gezinen bir sivrisineğin vızıltısı, salondaki sessizliğin
ahengini bozuyordu. Mutfağa geçti ve dayadı ağzını musluğa. Ağzındaki suyla
gargara yapıyordu. Lavaboya püskürttü. Su bile dindirememişti ağrısını. Bağırmaya,
daha da bağırmaya başladı. Neden bu kadar bağırdığının bilincinde bile değildi. İçgüdüsel olarak
gerçekleşiyordu her şey sanki. Pencereyi açtı, etrafa bakındı. Kahvenin
karşısındaki eve iki kişinin girdiğini gördü. Gecenin bir saatinde oraya neden
girdiklerini anlama çalıştı. Nihayet mide bulantısı geçmişti artık. Elektrikler
kaldığı yerden devam etti aydınlatmaya. Her şey normalleşiyor gibiydi. Buzdolabının
kapısını açtı. Baktı.Kapadı. Sinirleri yatıştı, derken elektrikler kesildi yine. Utanma duygusuna kapılmadan bütün bildiği küfürleri
ağzından salıverdi. Bir mum yakmak istedi, ama ateş bulamıyordu. Oysa kibrit
şortunun cebindeydi. Mumu yaktı. GÜLDÜ. Sonra hiç hesapta olmayan bir şey oldu.
Tanrı’yı düşündü ve daha bir çok şeyi. Şey’lerin anlam kazandığı bir andı. Toparlamaya
çalıştı kendini. En son olarak da Tanrıya, yani kendine sövdü.
Kapı
çalındı. Fakat hiç önemsemedi.Yerinden kalkmadı bile. Susmasını bekledi.
Yanağından halının üzerine dökülen kan pıhtıcıkları etrafa dağılıyordu. Kollarına
baktı. O kadının tırnak izlerini gördü. Gülümsemedi bu sefer. Kapı sustu. Mumu
eline aldı ve terasa doğru yürüdü. Onlarca
fotoğrafların içinde o kadının fotoğrafını aramaya başladı. Ama bir türlü
bulamıyordu. Sinirlenmeye, iyice sıkılmaya başladı. Aramaktan vazgeçti. Camdaki
yansımasına takıldı gözleri. Kendine uzun uzun baktı. Mumu işaret parmağıyla
tek celsede söndürdü. Kaybetti gölgesini. Camı açtı ve…İş o an elektrikler
kesildi.
‘’Abi
artık gidelim çok geç oldu.’’, dedi tarihi geçmiş gazeteleri masaya bırakarak.
‘’Dur biraz daha bekleyelim, belki gelir elektrikler; merak ettim sonunu.’’
‘’Ama çok geç kaldım. Ayrıca bu saate kadar film izlemek de neymiş.’’
‘’Az önce izlerken öyle demiyordun ama.’’
‘’Kusura bakma ama, ben gidiyorum abi.’’
‘’Tamam,tamam; ama az müsaade et
de şu bardakları yıkayayım.’’
‘’Bırak abi, yarın ben hallederim. Gazeteleri dağıtmaya çıkmadan önce
gelip yıkarım.’’
‘’Az bekle işte,etrafı toparlayıp çıkacağız.’’
‘’Acele et abi çok uykum var, inan çok yorgunum…’’
‘’O değil de adam ne yapacaktı acaba…Ulan tam kesecek zamanı buldular ha!..’’
Genç
gazeteci cevap vermedi... Eve girdiler. Evinin elektrikleri de kesikti. Genç
gazeteci üstünü değiştirdi. Mutfaktan bir mum getirdi, hemen yaktı. Oturdu. Masanın
üstündeki su bardağını fark etti. Şaşırdı. Gülümsedi. Pencereyi açtı. Dışarıya
baktı. Kaldırımda bir sokak kedisi ve elinde bir bira şişesiyle yampiri yampiri
yürüyen bir adam vardı sadece. Bir süre sonra dışarıdaki manzara onu kesmemiş
olacak ki camı kapadı. Oturdu yine. Mumu sağ eline aldı ve ters çevirdi. Sol
avucunu açtı. Mum sabırsız bir şekilde eriyordu. Adam tuvaletten çıktı. Baktı
önce, fakat ses etmedi. Zaten onun çıktığını da fark etmemişti genç gazeteci. Avucunu
kapadı ve sıkmaya başladı. Mumu bıraktı masaya ve öylece uzanmaya başladı.
Kapı
çalındı…
Çay kazanını da doldurduktan sonra,‘’Artık
şimdi gidebiliriz…Hey sana diyorum’’dedi adam…Genç gazeteci uyandı…
aralık 2013
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
