Ben Seyfo. 35 yaşında bir düğün şarkıcısıyım. Az
önce işten ayrıldım. Gökyüzünü sis sarmıştı ve kimse yok gibiydi sanki
sokaklarda. Terk edilmemiş bir şehrin kuytuları gibi. Nereye gideceklerini
domuzuna merak ettiğim önümdeki iki kadından başka. Arkalarından yürüdüğümü
fark edemeyecek kadar kahkaha dolu bir yürüyüş içindeydiler. Bir an birlikte
yürüyormuşçasına kırık bir sevinç belirdi dudaklarımda. Üç adım saydıktan sonra
onlardan ayrıldım. Duvar yazılarını okuya okuya eve doğru yürüdüm. Artık sadece
ben vardım sokakta. Yolu uzattıkça uzattım. Gece iyice gece olmuştu artık. Evdeki
saat benimle aynı fikirdeydi. Kalçalarımda biriken terin soğukluğunu
damarlarımda hissediyordum adeta. Pencereyi açtım, salonu havalandırdım. Yüzüme
vuran rüzgar serin bir duş almış hissi verse de banyoya attım kendimi. Suların
kesik olduğunu fark etmemle yerime oturmam sadece yirmi beş saniye sürdü. Şimdi
mutfak masasında ocağın üstündeki hafif yanık çaydanlıkta gezdiriyorum. Ocağa,
oradan tezgaha sıçrayan yağ lekelerini gözlüklerimin camından çok net
seçebiliyordum. Hayatımdaki lekeler kadar olmasa birazdan elime aldığım
süngerle tüm lekeleri ortadan kaldıracaktım. Güneşin sarı telleri cama vurmadan
her şeyi bitirmeliydim. Öyle olmadı ama.
İki buçuk saat geçmişti ortalığı toparlayalı. Pencerenin camını açtım tekrar.
Ay yerli yerinde yıldızlar da hemen arkasında ayrılık saatini bekliyorlardı.
Bir şey gördüğümden değil, öyle sanıyordum. Mektuba nasıl başlayacağımı geçiriyordum
aklımdan çünkü. Masaya geçtim ve başladım. Sevgili dostlarım. Çok kıymetli
arkadaşlarım. Bunu okuduğunuzda vs. gibi ne kadar saçma, sıradan bilindik cümle
varsa aklımdan geçirdim. Ancak bunların hiçbir konuyu uzatmaktan öteye
gitmeyeceğini düşündüğümden direkt konuya geçiş yapmamın daha sağlıklı
olacağına karar verdim. İlk kuracağım cümle şu olacaktı: Bu bir intihar
mektubudur.
Okumadığım
ama çalgıcı arkadaşlardan duyduğum roman karakterlerin ölümünü hatırlatıyor bu cümle.
Ama onlar bile umurumda değiller artık. Zaten kitaplığımdaki o birkaç kitabı da
çöpe attım. Attım işte. Bir nedeni var tabi, ama o da uzun sürer şimdi, vaktim
olmayacak bunu yazmaya. Bunu bilip öyle okuyun istedim. Ama bir dakika, madem
yarın olmayacağım, neden açıklamayayım buna sebep olan kişiyi.
Karım beni aldattı. Hem de evimizde, çam ağacına
bakan odada. Kendi gözlerimle yakaladım onları. Her şeyi gördüğüm için kendimden
tiksiniyorum. Bir şey demeden çıktım ama. Bu olanları benden başka bir kişi
daha biliyormuş meğer. O da yengem. Terk edildikten iki gün sonra kendi bana
söyledi. Aramıza girmek istememiş. Bir şey diyemedim. Çok dokundu bana bu
yaptığı. Benim de bildiğim şeyler var mesela. Durun giderayak bir tanesini
anlatayım. Zamanı geri saralım biraz. Cebi yırtık mavi önlüklü bir
öğrenciydim. Yırtık olan şeyler de
dikilmeliydi oysa. Bu cebi diktir öyle okula gel, diyen öğretmeniz de bilenler
arasındaydı. Bir şey daha biliyordum:
bütün özel isimler büyük harfle başlar. Gene de bu istekleri yerine
getirmemek gibi bir huy vardı üzerimde. Mahsus yaptığım veya inadımdan değil,
hafızamın azizliğine uğrardım hep. Bir kere yengeme söyledim aslında, fakat o
da önemsemedi. Bir şeyleri unutarak
mutlu olduğumuz zamanlardı bir bakıma. Alt tarafı bir cep, al iğneyi dikiver değil
mi? Saatler, günler geçti derken çarşambada durduk. Aynı öğretmenin rutubetli dersi. Öğretmenin
kocaman kara kaşları, kaytan bıyıkları olduğu kadar alnı geniş ve kel biriydi. Lokal
ten uyumu ve duruşu hep üzerindeydi. Asur kralları gibi hafiften göbekli ve
esmerdi de. Aylardan mart, senelerden 1997. Öyle olmalıydı. Sınıftakilerle duvarın
terlemiş yanlarına bakarak İstanbul’un vapurlarını düşlerdik. Sarışın olduğu
kadar yakışıklı olan sınıf başkanının konuşanları tahtaya yazdığı meşum dakikaların
içindeydik. Benim ismim de var bu kara tahtada. Öğretmen içeri girdi. Elindekileri
masaya bıraktı. Kaşları çatık, gözleri tahtada. Dünyaya düz diyen azınlıktan
olmadığımız gibi Dreyfus’u vatan haini ilan edenlerden de değildik. Öyleyse bu
öfke niyeydi? Tahtaya geçtik. Elinde sopası. Kaytan bıyıkları foraydı. Sopadan
payını alan, acısını dişlerine asarak yerine geçiyordu. Sıra bendeydi. Öğretmenin
kara gözleri elimde değil cebime dikilmişti. Gözleri gözlerime, boynuma,
omuzlarıma, oradan göğsümün üzerindeki sökülmüş cepte durdu. Saatler dursa ancak
bu kadar acı verirdi zaman ve dünya dursa bundan daha dehşet bir şey olamazdı
herhalde. Ceketini çıkarıp masaya
bıraktı. Beklediğim güneşin cama vurduğu huzmeler değildi farkındaydım. Gömleğinin
kollarını sıvadı önce. Matematiğin
hayattaki karşılığını öğreten bir öğretmenin gazabına uğrayacağımı kim
bilebilirdi? Etim onundu, kemiğim babamın. Bize kalp ağrısı ve bir tutam korku:
öğretmenin vurduğu yerde gül biter. Ama bitmedi öğretmenim. Bakın şurası da
acıyor. Melankoliğe tutkun yapımdan olacak ki acı eşiğim annemin tansiyonu gibi
çok yüksektir. Sağ kulağımda kara trenin trik traklarını ayırmakla meşguldü
orta kulağım. Suratımdan sıçrayan kıvılcımlar serçelerin gözlerini yakabilirdi
hani. Kaçak kıvılcımlar sol yanağımdan ayak parmaklarımın ucunda biriken acıyı
törpülüyor gibiydi. Çöp kovasının dibinde ayaklarımın bedenimi dengede durdurmaya
çalışırken buldum birden.
Nasıl olduysa esrarengiz bir gülme krizine tutuldum.
Ama ne gülme. Hormonlarım kanımı gıdıklıyordu sanki. Canım yanmasına rağmen mani olamıyordum
dişlerimin çarpışmasına. Yakamdan tuttuğu gibi sağ yanağıma okkalı bir şamar daha
geçirdi. Suratımda hâlâ o mahcup kahkaha. Sınıftakilerin bana eşlik etmesiyle işler
iyice karmaşık bir hâle bürünüyordu. Onlar güldükçe ben gıdıklamaya devam
ediyordum hormonlarımı. Öğretmenimin ateşimi dindirmesi için elimden geleni
yapıyordum yani. İyi de neden? Bıyıklarına güldüğümü sanıyordu sanırım.
Gözlerimden yaş akana kadar özel dersimi sonuna kadar götürdüm. Suratım öyle
yanıyordu ki kıvılcımlar yerini ateşe terk etmiş gibiydi. Bir yerde durmak
gerekirdi elbet. Sonunda o da pes etti. Aslında zil çalmıştı. Zilin çalmasıyla herkes dışarı çıktı. Sadece
şakalaştığımız birkaç arkadaş kaldık sınıfta. Onlar yarıda bıraktığım gülmeyi
katlayarak suratıma fırlatıyorlardı. Bense canımın yandığını belli etmemek için
onlara eşlik etmeye gayret ediyordum suratımdaki ateşi kısarak. Her şey akışına
uygun akıyor gibiydi. Bu çocuk ne yaptı da bu kadar dayağı hak etti? Bu öğretmen
ne yaşamış olabilirdi gerçekten? Son ders zili çaldıktan sonra sökük cebimle
evin yolunu tuttum. O cebin parçasını çöpe atarak kesin bir çözüm bulmuştum.
Yengemi de bu azaptan kurtarmıştım. Annem babam köye gitmişti. Diğer
kardeşlerim de İstanbul’daydı. Ben okula gittiğim için beni yengeme emanet
etmişlerdi. Öyle olmalıydı. Abimin evde olmadığı zamanlarda haliyle yengeme ben
göz kulak olurdum, nihayetinde erkeğiz. Ne olursa olsun bir kadın tek başına
kalmamalıydı. Biz böyleyiz.
Okula gittiğim için haftada bir gün bile olsa banyo
yapmalıydım. En azından suyun ısıtılması ve başımın sabunlanması lazım. Fakat
bu sefer annem yoktu. E ben yıkayamayacağım için yengem bu görevi üstlenecekti.
Yukarıda da ağzımdan kaçırdığım üzere muhafazakar bir ailenin kızıydı. Kahreden
bir utangaçlık bedenimi gasp etmiş gibiydi. Durumun daha iyi anlaşılması adına
bu bilgiyi veriyorum, yoksa toplumsal bir meselenin altını eşelemek değil
niyetim. Her pazar okul için banyo günüydü biz öğrenciler için. Ama bir türlü yengem yanaşmıyordu buna. Çocuk
da olsam bir erkektim. Toplumsal cinsiyetin henüz raflarda yer almadığı kuytu
zamanlar bunlar. Su ısıtılmış, sabun yanıma bırakılmıştı. Ben yıkayacaktım.
Yengem bununla kalmadı, kim yıkadı başını diyen olursa yengem yıkadı,
diyeceksin diye de tembih etmeyi kendine şiar edinmişti. Bir kere yengem öyle
dediyse bir bildiği vardır. En iyisini yengeler bilir. Bizim evin bitişinde de
Menice teyzelerin evi vardı. Televizyon olduğu için onlarda bazı akşamlar oraya
giderdik yengemle. O komşumuzun da beton gibi gözlüklü bir kızları vardı. Muhabbet bir şekilde oraya geldi. Banyoya.
Yengemin olmadığı bir anın içindeydik.
- Seyfo, banyo
yaptın mı?
- Yaptım abla.
- Doğru söyle.
- Yaptım, valla.
- Yalan söyleme,
gel başına bakacağım o zaman, dedi.
Bilmiyorum ama yalan söylediğimi hemen anlamıştı. Birden
elimden tuttu ve banyoya götürdü beni. Sen hazırlandığında bana seslen
geleceğim dedi. Yengem niçin yıkamadı? Ben niye doğruyu söylemedim? Atomu kim
parçaladı? O nasıl yıkayacaktı, nasıl olacaktı bu? Hangisi daha yakındı
gerçekten? Yengem çoktan eve gitmişti,
telefon gelecekti; abimle konuşacaktı çünkü. Başımı sabunladıkça gözlerime
kaçan köpük iyice azıyordu. Sabunu eline
aldı ve sıcak suyu başımdan aşağıya bıraktı. Neriman abla su döktükçe
günahlarımdan arınırcasına gevşiyordum. Neriman abla bir kadın olduğu kadar
yengem de öyleydi. Yengem. Neriman abla. O günden sonra bir daha Neriman ablayı
görmedim. Ama o günü de hala unutmadım. Yengemi de unutmadım. Cebimi yırtan
öğretmeni de. Ama karımı unutacağım. O gün yengem dikseydi cebimi, o dayağı
yemezdim. Yengem karımın beni aldattığını söyleseydi bugün bu cümleyi de yazmıyor
olurdum: ölümümden Fazilet yengem sorumludur.
Not: 7. Zeytinburnu Öykü Yarışması Mansiyon Ödülü.